Kaydol

Soru sormak, insanların sorularını yanıtlamak ve diğer insanlarla bağlantı kurmak için sosyal sorularımıza ve Cevap Motorumuza kaydolun.

Oturum aç

Soru sormak ve insanların sorularını yanıtlamak ve diğer insanlarla bağlantı kurmak için sosyal sorular ve Cevaplar Motorumuza giriş yapın.

Şifremi hatırlamıyorum

Şifreni mi unuttun? Lütfen e-mail adresinizi giriniz. Bir bağlantı alacaksınız ve e-posta yoluyla yeni bir şifre oluşturacaksınız.

Üzgünüz, soru sorma yetkiniz yok, Soru sormak için giriş yapmalısınız.

Lütfen bu sorunun neden bildirilmesi gerektiğini düşündüğünüzü kısaca açıklayın.

Lütfen bu cevabın neden bildirilmesi gerektiğini kısaca açıklayın.

Please briefly explain why you feel this user should be reported.

Su Sağlığı ve Su Kalitesinin İyileştirilmesi

Su Sağlığı ve Su Kalitesinin İyileştirilmesi

İçindekiler

Su sağlığı, su canlıların biyolojik açıdan en temel gereksinimi konumundadır. Su, yaşam için olmazsa olmaz bir maddedir. İnsanlar biyolojik olarak açlığa ve susuzluğa uzun süre dayanabilir gibi gözükmesine karşın, vücut fonksiyonları ve duygusal olarak susuzluğa dayanabilmek sanılanın aksine kolay değildir. Bununla birlikte su sadece içme ve bireysel olarak beslenme ve temizlikte kullanılmaz. Tarımsal üretimin, hidro enerjinin, sanayi üretiminin ve ekosistemin varlığı ve sürdürülebilmesi için de su olmazsa olmaz koşuldur.

Dünyada kullanılabilir tatlı su potansiyelinin sadece %1 oranında olması ve bu oranın dünyanın her yerine eşit olarak dağılmaması, hızlı ve çarpık kentleşme ile birlikte nüfusun yoğun olduğu bölgelerde suyun bulunmaması veya mevcut suyun yetersiz kalması veya sağlığa uygun özellikler taşımaması bir çok hastalıkların ortaya çıkmasına ve hatta toplu ölümlere dahi neden olabilmektedir. İnsan, çevre ve doğanın sağlıklı sürdürülebilmesinde “su yönetimi” çok önemli bir kavramdır. Bu nedenle, suya erişim haklarının korunabildiği doğru su yönetiminin hangi kurallar çerçevesinde ve hangi örgütsel yapıyla sağlanabileceğinin tespiti genel koşuldur.

Suyun ÖnemiSu sağlığı

Yeryüzünün %71’i sularla kaplı olmasına karşın bu suların ancak %3’ü kullanılabilir tatlı sudur. Üstelik bu tatlı suyun %75’i donmuş halde kutuplarda ve kutuplara yakın bölgelerde bulunmaktadır. İnsanın kullanmak amacıyla ulaşabileceği tatlı sular dünyadaki su miktarının ancak % 1’idir. Bu gerçek göz önüne alınırsa neden tatlı su kaynaklarının korunması gerektiği, mevcut suların dikkatli ve kontrollü kullanılmasının gerekliliği daha iyi anlaşılacaktır.

1900 yılında 1.6 milyar iken 21. yüzyıla girerken 6 milyar insan dünya su kaynaklarını kullanır olmuştur. Birleşmiş Milletler’in yaptığı araştırmalarda, dünya üzerinde yaşayan 2 milyar insan, ileri derecede su sorunuyla karşı karşıyadır. Dünya nüfusunun 1/4’ü yani %25’i sağlıklı içme suyuna ulaşamamaktadır. 2025 yılında dünya nüfusunun 8.3 milyar olacağı ve yaklaşık 2.3 milyar insanın ciddi düzeyde içme suyu sorunu yaşayacağı tahmin edilmektedir. İçmesuyu tüketiminde, 20. yüzyılda 7 kat, son 20 yılda da 2 kat artış kaydedilmiştir.  Görüldüğü üzere su kaynakları üzerindeki nüfus baskısı önemli bir sorundur. Söz konusu nüfus baskısının diğer bir boyutunu kentsel alanlardaki suya erişim sorunları oluşturmaktadır.

Sağlık açısından suyun miktarı kadar temizliği de önemlidir. Yeteri kadar temiz su sağlanması durumunda dünyadaki hastalıkların %80’den fazlası önlenebilecektir. Suyla ilgili sorunların çoğunluğu suyun kalitesiyle ilgili sorunlardır. Kanalizasyon bulaşması, sanayi atıklarıyla kontamine olması, kentsel ve tarımsal su kaynaklarına aşırı yüklenilmesi kentsel alanlarda kullanılan içme ve kullanma sularının en büyük kirlilik sebebidir. Noktasal (kanalizasyonun ve sanayi çıkışı suların arıtılmadan deşarjı) ve noktasal olmayan kaynaklardan (tarım alanlarında aşırı oranda kullanılan tarım ilaçları, pestisitler, vahşi katı atık depolama alanları vb.) yer altı ve yerüstü sularının kirletilmesi, içme ve kullanma suları açısından en büyük tehlikelerden biridir.

En fazla 3-4 gün susuz yaşayabilen insan günde en az 1-2 litre su tüketmek zorundadır. Su sadece içmek için değil besinlerin üretimini sağlayan tarım ve hayvancılık için de mutlaka gereklidir. Çiftçilik, hayvancılık, balıkçılık ve sanayinin vazgeçilmezi olan su birçok uluslararası çatışma ve ihtilafın da kaynağıdır.

Yeryüzünde ilk canlının oluşumundan bugüne, canlıların vazgeçemediği en önemli öge şüphesiz sudur. Yerkürede  yeni  bir   yerleşim  kurarken öncelikle su kaynaklarını araştırılır. Tarihteki büyük medeniyetlere bakıldığında su kaynaklarının yakınında kurulduklarını görülecektir. Su, en küçüğünden en büyüğüne bütün biyolojik sistemlerin vazgeçilmez öğesidir. Dolayısı ile su tam anlamıyla hayattır. Dünya yüzeyinin üçte ikisi suyla kaplı olduğu halde insanlar tarafından içme ve kullanma suyu olarak kullanılabilecek olan tatlı suyun miktarı dünya nüfusu göz önüne alındığında çok azdır.

Su, yaşamın bir çok  boyutu (yiyecek güvenliği, beslenme, sağlık, yaşanabilir dengeli bir çevre gibi) açısından kilit önem taşıdığından, su kaynaklarının yönetimi de insanların mutluluğu, sürekli ve dengeli kalkınma, ekolojik bütünlük ve bir tür olarak insanlığın kendi neslini sürdürmesi açısından vazgeçilmez unsurlardan birini oluşturmaktadır.

Su Varlığı ve Kullanımı: Dünyada Ve Ülkemizdeki Durum

Dünyadaki toplam su miktarı 1,4 milyar km3’tür. Bunun %97,5’u okyanus ve denizlerde tuzlu su olarak bulunmaktadır. Ancak %2,5’i (35,2 milyon km3) tatlı su formunda bulunmaktadır. Tatlı suyun %68,7’si buzullarda, %30,1’i yer altı sularında, %0,8’i donmuş topraklar içinde yer almaktadır. 

Tatlı suyun sadece %0,4’ü yeryüzünde ve atmosfer içindedir. Bu suyun da %67,4’ü göllerde, %12,2’si  toprak  nemi  olarak,  %9,5’i  atmosferde,  %8,5’i  sulak alanlarda, %1,6’sı nehirlerde, %0,8’i bitki ve hayvan bünyesinde bulunmaktadır. Atmosferde bulunan su miktarı yaklaşık olarak 13 bin km3’tür. Yüzey tatlı sularının en çok bulunduğu yerler 90 bin km3 ile göllerdir. Bu  miktar nehirlerin  40 katı, sulak  alanların ise yedi katıdır. Dünya içme sularının %25-40’lık bölümünü yer altı suları sağlamaktadır.

Su kaynağı bol olan bölgeler aynı zamanda medeniyetlerin de merkezleri olmuşlardır. İnsanlığın gelişmesi ile birlikte su ihtiyacı dramatik bir şekilde artmış ve su endüstri, enerj, eğlence gibi birçok farklı alanlarda kullanılmaya başlanmıştır.

Su kullanımı üç kategoride incelenebilir:

Primer kullanım; içme, yiyecek ve içeceklerin hazırlanması, yıkanması ve temizlik,

Sekonder kullanım; ev ve fabrikalardan atıkların uzaklaştırılması, sanayide su gerektiren işlemlerin gerçekleştirilmesi, yangınların söndürülmesi ve benzeri uygulamalar,

Tersiyer kullanım; doğal suların balıkçılık, denizcilik, yüzme ve eğlence, tarımsal sulama ve enerji için kullanımı,

Bireylerin su gereksinimi, kişi başına 24 saatte litre olarak hesaplanır. Kişi başına su gereksinimini veya evlerdeki su musluğu sayısını toplumun sosyo-ekonomik ve sağlık düzeyinin bir ölçütü olarak kabul edenler de vardır. Yetişkin bir kişi bedensel işlevlerini yerine getirebilmek için günde yaklaşık 2,5 litre su almalıdır. Besinlerle bunun ancak 600 ml.si alınır. İnsan mecbur kaldığında günde 5 litre su ile günlük işlevlerini sürdürebilir ancak yaşanılan ortamın ve kullanılan eşyaların temizliği de düşünüldüğünde bu miktar en az 30-40 litre olmalıdır. Eğer su ev dışındaki bir kaynaktan taşıma yoluyla temin ediliyorsa kişi başına 30-40 litre yeterlidir. Ama su bir şebeke vasıtasıyla evlere dağıtılıyorsa bu miktar 80-120 lt/kişi/gün olarak dikkate alınmaktadır. Bir yerleşim yerinin içme suyu gereksinimi hesaplanırken kişi başına su tüketim değerine ek olarak yaz aylarındaki gereksinim, hayvanlarla ilgili gereksinim ile sanayide proses aşamasında kullanılabilecek suyun gereksinimi de ilave edilmelidir. Şebeke sistemlerinde sorunlar su kaçaklarına neden olabileceği için bu da göz önüne alınmalıdır. Son üç yüzyıl boyunca insanların su tüketimi yaklaşık olarak 35 kat artmıştır. Temiz su ihtiyacı her yıl yaklaşık olarak % 4 – 8 oranında artmakta, bu da yılda yaklaşık olarak 3.240 kilometreküp ek temiz su ihtiyacı demektir. Batılı gelişmiş ülkelerde kullanılan suyun % 69’u tarımda (bunun % 25’i atık su olarak geri dönmektedir), %23’ü endüstride ve %8’i evlerde kullanılmaktadır. Ülkemizde ise kullanılan suyun %74‘ü tarımda, %11’i endüstride ve %15’i içme ve kullanma suyu olarak evlerde tüketilmektedir.

Türkiye su zengini bir ülke değildir. Kişi başına düşen yıllık su miktarına göre ülkemiz su azlığı yaşayan bir ülke konumundadır. Kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1.500 m3 civarındadır (Tablo 1). Yıllık ortalama yağış miktarı 643 mm olup, bu miktar yılda ortalama 501 milyar m3 suya karşılık gelmektedir. Bu suyun 274 milyar m3’ü toprak ve su yüzeyleri ile bitkilerden olan buharlaşmalar yoluyla atmosfere geri dönmekte, 69 milyar m3’lük kısmı yeraltı suyunu beslemekte, 158 milyar m3’lük kısmı ise akışa geçerek çeşitli büyüklükteki akarsular vasıtasıyla denizlere ve kapalı havzalardaki göllere boşalmaktadır. Ülkemizde en yüksek düzeyde yağış, yıllık 1.198 mm ile Doğu Karadeniz Bölgesi’nde gerçekleşmektedir. Bu rakamları ülkemizin “su zengini” olduğu şeklinde yorumlamak yanlıştır. Ülkemiz kurak ve yarı kurak iklimde bulunan, toplumun yarıya yakınının yeteri kadar temiz ve sağlıklı suya ulaşamadığı bir ülkedir.

Günümüz ekonomik şartları çerçevesinde ülkemizin tüketilebilir yüzey ve yeraltı suyu potansiyeli yılda ortalama toplam 112 milyar m3 olmaktadır. Bu potansiyelin % 74’ü sulamada, % 15’i belediyeler tarafından içme suyunda, % 11’i ise endüstri de kullanılmaktadır. Görüldüğü üzere gıda üretiminde kullanılan su toplam su tüketiminin büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Ancak özellikle metropolitan alanların içme ve kullanma suyu ihtiyacının gün geçtikçe nüfus artışıyla paralel olarak artması, suyun sektörler arasındaki kullanım oranlarını değiştirebilecektir. TÜİK çevre istatistiklerine göre, belediyeler tarafından temin edilen içme ve kullanma suyu miktarlarında on yıl içinde % 30 artış olmuştur.

Tablo 1-  Kişi Başına Düşen Su Miktarına göre Su Zenginliği Düzeyi.

Su Zenginliği DüzeyiKişi Başına Düşen Su MiktarınaÜlkeler / Kişi Başına Düşen Su Miktarı
Su Zengini10.000 m3,ten fazla            Fransız Guyanası: (812 bin m3)
İzlanda: (609 bin m3)
Guyana: (317 bin m3)
Yeterli Suyu Olan3.000-10.000 m3Portekiz, Hollanda, Avusturya, İrlanda, Estonya, Finlandiya …
Su Sıkıntısı Olan1.000-3000 m3Türkiye: (1300-1700 m3 ) İtalya, İspanya, Almanya
Su Fakiri1.000 m3, den azBAE: (580 m3)
Gazze: (520 m3)
Kuveyt: (100 m3)
Tablo-1

Su kaynaklarının ülkenin her tarafına dengeli dağılmadığı, sanayi kirliliği nedeniyle bazı yerüstü suların artık kullanılamadığı göz önüne alınırsa su kaynaklarını doğru kullanmanın önemi anlaşılacaktır.

Sanayi devrimi, şehirlerin büyümesi ve tarımsal üretimin yoğunlaşması sonucunda büyük bir savurganlık ve ürkütücü boyutta su kirliliği ortaya çıkmıştır. Dünya genelinde günde ortalama 25 – 30 bin kişi sağlıksız su kullanımı nedeniyle ölmekte, tüm ölümlerin üçte biri ve hastalıkların % 80’i kirli sulardan kaynaklanmaktadır.

Dünyanın en büyük besin kaynağı durumunda bulunan deniz, akarsu ve göllerin kirlenmesi sonucu canlıların hayatı olumsuz yönde etkilenmekte veya yok olmakta dolayısı ile de besin zinciri temelinden sarsılmaktadır.

Günümüzde sanayileşme vazgeçilmez bir amaç ve süreç haline gelmiştir. Eğer sağlık görevlilerinin teknik danışmanlığından yeterince yararlanılmaz, teknolojinin niteliği yönlendirilmezse su kaynaklarının tehlikeli bir biçimde kirlenmesi kaçınılmaz olacaktır.  Hali hazırda bir çok ülkede belirli su kaynakları insan ve diğer canlılar tarafından yararlanılamaz biçimde kirletilmiş bulunmaktadır.

Günümüzde su kaynaklarının kirliliği ile ilgili olarak belirlenmiş başlıca sorunlar şunlardır;

  1. Su kaynaklarının paylaşımında, suyun sağlanmasında ve dağıtımında yaşanan sorunlar,
  2. Yerüstü ve yer altı sularının kirlenmesi,
  3. Yeraltı su seviyelerinin düşmesi,
  4. Yüzey sularının belirsiz noktalardan çok sebepli kirlenmesi,
  5. Yeraltı su kaynaklarının; çöplüklerden, tarımsal faaliyetlerden, kanalizasyon atıklarından vb. nedenlerden kirlenmesi,
  6. Su havzalarının yapılaşmaya açılması

SULARIN SINIFLANDIRILMASI

1. KAYNAKLARINA GÖRE

  1. YERALTI SULARI
    1. SOĞUK SULAR
    2. TERMAL SULAR
  2. YERÜSTÜ SULAR
    1. BUZULLAR
    2. GÖL, GÖLET
    3. DENİZ
    4. AKARSU
    5. ATMOSFERİK SULAR VE YAĞIŞLAR

2. KULLANIM AMAÇLARINA GÖRE

  1. İÇME KULLANMA SULARI
    1. İÇME KULLANMA SULARI
    2. AMBALAJLI SULAR
    3. DOĞAL MİNERALLİ SULAR
  2. YÜZME SULARI
    1. AKARSULAR, GÖL, DENİZ
    2. SU KANALLARI, GÖLETLER, BARAJLAR
    3. HAVUZLAR
  3. TARIM VE HAYVANCILIKTA KULLANILAN SULAR
  4. SANAYİ SULARI
    1. PROSES SULARI
    2. SANAYİ ÜRÜNLERİ ÜRETİM SULARI
  5. JEOTERMAL SULAR
    1. KAPLICA VE ILICALAR
    2. DOĞAL MİNERALLİ SULAR VE İÇMELER
    1. ENERJİ AMAÇLI SULAR
      1. ISINMA AMAÇLI JEOTERMAL SULAR
      2. ELEKTRİK ÜRETİMİ AMAÇLI JEOTERMAL SULAR

3.  SU KİRLİLİĞİ 4. SU İLE İLGİLİ ÖZEL DURUMLAR

4.1. SU KİRLİLİĞİNİN ÖNLENMESİ

4.2. ATIKSULAR

a. ARITIM VE DEŞARJ SİSTEMLERİ

b. YENİDEN KULLANIMI

  • DOĞAL AFETLERDE SU YÖNETİMİ
  • SU SAVURGANLIĞININ ÖNLENMESİ
  • İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN SU KAYNAKLARI VE KULLNIMINA ETKİSİ

KAYNAKLARINA GÖRE SULAR

Dünyadaki toplam su miktarı 1,4 milyar km3’tür. Bunun %97,5’u okyanus ve denizlerde tuzlu su olarak bulunmaktadır. Ancak %2,5’i (35,2 milyon km3) tatlı su formunda bulunmaktadır. Tatlı suyun %68,7’si buzullarda, %30,1’i yer altı sularında, %0,8’i donmuş topraklar içinde yer almaktadır. 

Tatlı suyun sadece %0,4’ü yeryüzünde ve atmosfer içindedir. Bu suyun da %67,4’ü göllerde, %12,2’si  toprak  nemi  olarak,  %9,5’i  atmosferde,  %8,5’i  sulak alanlarda, %1,6’sı nehirlerde, %0,8’i bitki ve hayvan bünyesinde bulunmaktadır. Atmosferde bulunan su miktarı yaklaşık olarak 13 bin km3’tür. Yüzey tatlı sularının en çok bulunduğu yerler 90 bin km3 ile göllerdir.

Yeryüzündeki ve denizlerdeki suyun güneş enerjisi ile buharlaşarak atmosfere karışması, buhar halindeki suyun, sis, yağmur, kar veya dolu şeklindeki yağışlarla tekrar yeryüzüne dönmesine ve bu olayın aynı şekilde sürmesine “Hidrolojik Çevrim” veyaSu Döngüsü” denir.

Bir yağmur damlacığının bir yılda 40-42 kez buharlaşıp, yeniden yağış olarak yeryüzüne döndüğü tahmin edilmektedir.  Okyanuslardan her yıl 333.000 km³, yeryüzünden ise yaklaşık 67.000 km³ su buharlaşmaktadır.

Yağışların dünya üzerindeki dağılımı çok farklıdır. Örneğin, tropik yağmur ormanlarına yılda yaklaşık 10.000 mm üzerinde yağış düştüğü halde, çöllerin birçoğu 25 mm’ nin altında yağış almaktadır.

Türkiye’de yarı kurak iklim özellikleri görülür. Buna karşın Türkiye’nin üç tarafının denizlerle çevrili olması, yüksek sıradağların kıyılar boyunca uzanışı, ani yükselti değişiklikleri ve kıyıya olan uzaklık, iklim özelliklerinin kısa mesafelerde farklılaşmasına sebep olmaktadır. Sıcaklık, yağış ve rüzgarlar da iklim özelliklerine bağlı olarak farklılıklar gösterir. Kuzey ile güney arasındaki enlem farkı da sıcaklık değişiminde önemli bir rol oynamaktadır. Bu yüzden güney bölgeleri, subtropikal iklimlere benzer Akdeniz ikliminin etkisi altındadır. Akdeniz ikliminde yazlar kurak ve çok sıcak, kışlar yağışlı ve ılık geçer. Kuzeyde ise her mevsim yağışlı olan Karadeniz iklimi görülür. İç bölgeler step iklimi karakterindedir ve sıradağlarla çevrelenmiş olduğundan az yağış alır. Yıllık ve günlük sıcaklık farkları çoktur. İç ve Doğu Anadolu’da kışlar uzun ve soğuk, kıyı bölgelerindeyse kısa ve ılıktır.

Türkiye’de yıllık yağış ortalaması yaklaşık 643 mm olup, bu yolla ülkemiz topraklarına düşen yıllık yağış, toplam olarak 501 milyar m³ sudur. Bu  suyun 274 milyar m3’ü toprak, bitki ve su yüzeylerinden buharlaşarak geri atmosfere dönmekte; 69 milyar m3’lük kısmı yeraltı sularını beslemekte;  158 milyar m3’lük kısmı ise nehirleri ve gölleri beslemekte ve denizlere gitmektedir.

Türkiye’nin özellikle dağlık olan kıyı bölgelerinde yağış boldur (1.000~2.500 mm/yıl). Kıyılardan iç bölgelere gidildikçe yağış azalır. Marmara ve Ege bölgelerinde, Doğu Anadolu’nun yaylalarında ve dağlarında yağış 500~1.000 mm/yıl’dır. İç Anadolu’nun birçok yerinde ve Güneydoğu Anadolu’da yağış 350~500 mm/yıl’dır. Tuz Gölü çevresi Türkiye’nin en az yağış alan yerlerinden biridir (250~300 mm/yıl).

Türkiye’nin hemen hemen her yerinde kar yağışı görülür. Fakat kar yağışının görüldüğü gün sayısı ve karın yerde kalma süresi bölgesel farklılıklar göstermektedir. Akdeniz Bölgesi’nde kar yağışı yılda 1 gün ve daha az, Doğu Anadolu’da 40 günden fazladır. Karın yerde kalma süresi Akdeniz ve Ege kıyılarında 1 günden az, Marmara ve Karadeniz kıyılarında 10~20 gün, İç Anadolu’da 20~40 gün ve Doğu Anadolu’da Erzurum-Kars bölümünde 120 gün civarındadır. Yüksek dağlarda yılın her mevsimi karla örtülü alanlara rastlamak mümkündür. Dağlarda bulunan karlar yavaş yavaş eriyerek akarsular ve yeraltı sularını besler.

Türkiye coğrafi konumu sebebiyle dört mevsimin belirgin özellikleriyle yaşandığı bir ülkedir. Ayrıca yükseltinin deniz seviyesinden 5.000 m’ye kadar değişkenlik göstermesi, aynı dönemde hava şartlarının da bölgeden bölgeye farklılaşmasına yol açar.

Su kıtlığı nedeniyle yağış sularının doğrudan kullanımına yönelik araştırmalar devam etmektedir. Bu amaçla yağış suları içme suyu, yeşil alanların sulanması, sokak ve caddelerin temizliğinde, tuvaletlerde, hatta tarım, hayvancılık ve sanayide kullanımı konusunda çalışmalar yapılmaktadır.

Burada dikkat edilmesi gereken hususlar şunlardır:

O bölgede aylık, mevsimsel ve yıllık yağış miktarları bilinmelidir.

Bu yağış miktarlarına uygun suyun depolama alanları oluşturulmalıdır.

Yağış sularının kalitesi havadaki kirleticilerden etkilenir. Bu nedenle yağış suyu kullanım alanına uygun mevzuat kurallarına göre değerlendirilmelidir. Örneğin; içme ve kullanma suyu olarak kullanılacaksa ona uygun mevzuat kurallarına, sokak ve cadde temizliği, yeşil alanların sulanması gibi amaçlar için kullanılacaksa Yüzme Suyu Yönetmeliği kurallarına uygun olması sağlanmalıdır.

2. KULLANIM AMAÇLARINA GÖRE SULAR

2.1.  İÇME VE KULLANMA SULARI

İçinde hastalık yapıcı mini canlılar ve vücutta zehirli etki yapacak kimyasal maddelerin bulunmadığı suya “temiz su” denir. “Sağlıklı su” terimi de aynı anlamda kullanılabildiği gibi bazı kaynaklarda; temiz suyun özelliklerini taşıyan ve yaşam için gerekli mineralleri istenen oranda içeren su için kullanılır. İyi kalite içme suyu insan sağlığına herhangi bir zararlı etki göstermeksizin istenildiği kadar tüketilebilir. Bu tür su zararlı kabul edilebilecek miktarda ve tipte mikroorganizmalar, mineraller ve organik maddeler içermez. Ayrıca estetik olarak da kabul edilebilir olmalıdır, yani fark edilebilecek tat, renk, koku ve bulanıklık bulunmamalıdır. Bu konudaki standartlar Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından saptanmıştır.

Suyun kalitesini belirleyen temel faktörler; ortam ısısı, suyun içinde bulunan çözünmüş oksijen miktarı, suyun pH’ı, mineral içeriği ve organik-inorganik kirletici öğelerin bulunmasıdır.

Suyun kalite standartları ile kalite kriterleri birbirinden farklıdır. Kriterler suyun emin olarak kullanımını sağlayan ve suyun kalitesini bozan değişik maddelere getirilen kalitatif veya kantitatif sınırlamalardır. Standartlar ise bu kriterlerle beraber belirli kullanım amaçlarını ve kalitesini koruyabilecek şekilde planlanmış gerekli arıtmalar ile denetim yollarıdır. Kriterler bilimsel hükümlerken, standartlar atık uzaklaştırılmasında ve diğer su kullanımlarında uyulması gereken kuralları kapsayan uygulanabilir açıklamalardır.

Kriterler yeni bilimsel verilerle değişikliğe uğrayabilir. Standartlar ise daha statik olup çoğunlukla etkenlerin, istatistiksel değişme miktarları için açıklama yapmaksızın normal sonuçlarını veya etkilerini gösterir. Herhangi bir parametrenin veya(silinecek) bir standardın gelişmesinde kullanılabilmesi için şu şartları sağlaması gerekir:

  1. Suyun kullanımında sakınca olup olmadığını göstermelidir.
  2. Ölçümler pratik, yinelenebilir ve doğru olmalıdır.
  3. Yapılan ölçümler parametrelerin değişkenliğini ve istatistiksel bağlantısını vermelidir.
  4. Veriler parametrenin uzun dönemdeki olası değişimlerini göz önüne almalıdır.
2.1.1. ÜLKEMİZDE İÇME SUYU KALİTE STANDARTLARI

Türkiye’de insani tüketim amaçlı suların teknik ve hijyenik şartlara uygunluğu ile suların kalite standartlarının sağlanması, kaynak suları ve içme sularının istihsali, ambalajlanması, etiketlenmesi, satışı, denetlenmesi ile ilgili usul ve esasları düzenlemek amacıyla 2005 yılında İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkında Yönetmelik hazırlanmış ve içme suyu standartları belirlenmiştir.

Bu standartlar hem DSÖ, hem de EPA’nın içme suyu standartlarına uygun olup Avrupa Birliği uyum sürecinde Avrupa Birliği mevzuatına uyum çerçevesinde hazırlanmıştır.

Ülkemizde uygulanan ve Avrupa Birliği uyum çerçevesinde hazırlanan mevcut standartlarımızın (İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkında Yönetmelik) en zayıf yanı objektif olmayan bazı kriterler içermesidir. Bunlar renk, koku, tat, toplam organik karbon ve bulanıklık ölçümü gibi parametrelerdir. Bu parametreler için; “Tüketicilerce kabul edilebilir olmalı ve herhangi bir anormal değişim olmamalıdır.” ifadesi yer almaktadır.

Uluslararası standartların açmazlarından biri izin verilen sınır değerlerin hedeflenen sınır değerlerden farklı olmasıdır. Örneğin ABD’nde EPA tarafından standartlar belirlenirken her bir parametre için iki standart belirlenir.

Bunlardan ilki MCLG’dir (hedeflenen maksimum kirletici düzeyi): Yaşam boyu tüketildiğinde herhangi bir sağlık etkisi oluşturması beklenmeyen kirletici düzeyidir. Bu değeri “ideal değer” olarak da adlandırabiliriz. Ancak su kaynaklarının çok büyük bir kısmı bu ideal standartlara uymamakta ve şu anki arıtım teknolojisi gerek teknolojik olarak gerekse de ekonomik ve fizibl olmaması nedeniyle bu ideal düzeyleri sağlayacak derecede ileri bir arıtım sağlanmamaktadır. Özellikle şebeke sularında bu ideal değerlerin üzerinde değerlere müsaade edilebilmektedir (MCL). Bu değere “izin verilen değer” ya da “yasal değerler” de denilebilir. “Yasal sınırlar” aslında “ideal” olması gereken sınırlar değildir. Ve teknoloji gelişip ucuzladıkça “yasal sınırlar”, “ideal sınırlara” doğru yaklaşacaktır.

Standartların belirlenmesi, gelecekte de tartışması sürecek olan bir konudur. Bu nedenle birkaç örnekle açıklamak ve üzerinde durmak gerekir:

Örneğin, AB uyum süreci öncesinde ülkemizde içme ve kullanma sularında Gıda Maddeleri Tüzüğünde yer alan kalite standartları esas alınırdı. Denetimlerde aranan değerler 1984’den beri 2005 yılına kadar TS-266 değerleri idi. Buna göre Nitrat düzeyinin 45 mg/L’den fazla olmaması gerekiyordu. Ancak AB uyum süreci sırasında uygulamaya konan 2005 tarihli yönetmelik kapsamında Nitrat düzeyinin 50 mg/L’den fazla olmaması gerektiği öngörülmektedir. Yani uyum süreci öncesinde daha düşük limitler kullanırken ve nitrat yönünden daha temiz sularımız varken uyum süreci sonunda daha yüksek nitratlı suları kabul edilmiştir. Çünkü Avrupa ülkelerinin gerek toprak yapısı ve gerekse tarımda kullandığı gübrelerden dolayı ülkemize göre daha yüksek nitrat içeren kaynak sularına sahiptir. Oysa ülkemiz nitrat yönünden şanslıdır. Ancak uyum sürecinde haksız rekabet vb. ekonomik kaygılardan dolayı daha düşük limitimizi korumak yerine daha yüksek olan limiti kabul etmek durumunda kalınmıştır. Buradan da anlaşılacağı üzere izin verilen sınırları belirleyen temel unsur bu kirleticilerin sağlık etkileri değil, ekonomik, sosyal, ticari, arıtım teknolojisinin uygun olup olmadığıdır.

Konunun farklı bir yönünü açıklamak amacıyla bir başka örnek arsenik limit değerleri için verilebilir. Arsenik için izin verilen sınır değer 2005 yılında çıkarılan yönetmelikte bile 50 ppb’den fazla olmamalı şeklinde idi. Ancak yerel yönetimlere gerekli tedbirleri almalarını sağlayacak zamanı sağlamak amacıyla bu limitin yanına bir not düşülerek limitin 2008 yılından itibaren 10 ppb olacağı ifade edilmiştir. Dünya Sağılık Örgütü 1999’dan itibaren, Avrupa Birliği’de 1998’den itibaren önceleri 50 ppb olan arsenik değerini 10 ppb olarak kabul etmeye başlamıştır ve ülkemizde de 2008’den itibaren 10 ppb uygulanmaya başlamıştır.

Yakın gelecekte karşımıza çıkacak bir başka sorun kurşun kirliliğidir. Şu anda içme ve kullanma sularında 25 μg/L olarak müsaade edilen değer 2012 yılından itibaren 10 μg/L olarak uygulanacaktır. Bir anda birçok ilimizin suyu (o zamana kadar gerekli tedbirler alınmazsa) kirli-içilemezkullanılamaz kategorisine düşecektir.

Yukarda anlatılan hususlar kalite standartlarının ve mevzuatın hazırlanması aşamasında akademik, teknik ve idari personelin önem vermesi gereken noktalara dikkat çekmek için vurgulanmıştır.  Standartların zayıf yönleri göze alınarak kalite standartlarının önemsiz olduğunu düşünmek yanlış olur. Elbetteki toplum sağlığı açısından bu standartlar çok önemlidir, belirlenmeli, uygulanmalı ve izleme/kontrollerde mutlaka hassasiyetle aranmalıdır.

Ülkemizde içme-kullanma suyu, doğal kaynak suyu ve içme suyu için uygulanan ve Avrupa Birliği uyum çerçevesinde hazırlanan kalite standartları İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkında Yönetmelik gereği:

a. Mikrobiyolojik Parametreler

 İçme-kullanma sularında; (kentsel şebekede ulaşan su) için 100 ml’de (E. coli) enterokok veya koliform bakteri bulunmamalıdır.

Ambalajlı sularda ise; Enterokok veya koliform bakteriye ek olarak; P. aeruginosa, Fekal koliform bakteri, Salmonella, Clostridium Perfiringens, Patojen Staphylococlar ve parazitler bulunmamalıdır. Ambalajlı sularda 22 °C’de koloni sayısı 100/ml, 37 °C’de koloni sayısı 20/ml’den az olmalıdır.

Kaynaktan alınan numunede 22 °C’de 72 saatte agar-agar veya agar-jelatin karışımında koloni sayısı ml’de  20’den  az  olmalı, 37  °C’de  24  saatte agar-agar karışımında koloni sayısı ml’de 5’ten az olmalıdır.

Ambalajlı sularda numune  ambalajlanmayı takiben 12 saat içerisinde alınmak ve bu süre içerisinde 4oC ±1 oC’de saklanmış olmak kaydıyla, 22 °C’de 72 saatte agar-agar veya agar-jelatin karışımında koloni sayısı ml’de 100’den az olmalı, 37  °C’de 24 saatte agar-agar karışımında koloni sayısı ml’de 20’den az olmalıdır. Ayrıca parazitler ve diğer mikroskobik canlı bulunmamalıdır.

Gösterge (İndikatör) Mikroorganizmalar

Suların mikrobiyolojik olarak kontamine olup olmadığını tespit etmek en kısa sürede yapılması gereken bir analizdir. Sık kullanılan gösterge mikroorganizmalar Tablo 5’te sunulmuştur. Su yaşamsal bir madde olduğu için, suyun temiz olup olmadığına en kısa sürede karar vermek önemlidir. Kirletici mikroorganizmanın cinsini ve tipini kesin olarak belirlemek zaman alacağı için tespiti kolay ve hızlı olan indikatör mikroorganizmalar tespit edilmeye çalışılır.

Tablo 5. Sık kullanılan gösterge mikrorganizmalar:

Göstergeİçme suyu kalitesini belirlemede ve taramalarda kullanmak
Standart sayı / Heterotrofik sayıSu arıtım işleminin etkinliğini izlemek ve şebeke müdahalelerinden sonra kontaminasyonu izlemek için kullanılır.
Toplam koliform bakteriİçme sularının genel olarak mikrobik kalitesini değerlendirmede kullanılır.
Fekal koliform bakteriİçme sularının olası fekal kirlenmesinin göstergesi olarak kullanılır.
Escherichia coli (E.coli)İçme sularının fekal kirlenmesinin göstergesi olarak kullanılır.
Tablo-5

Bir toplumda su ile ilgili olarak karşılaşılabilecek en önemli ve riskli tehlikelerden birisi suda fekal kontaminasyonun meydana gelmesine bağlı gelişecek enfeksiyonlardır. Dolayısı ile içme sularının mikrobiyolojik analizi kullanılan suyun hijyenik kalitesini ortaya koymada en önemli basamaklardan birisidir. Bunun için suda fekal kontaminasyonu gösteren organizmaların izole edilerek belirlenmesi gerekir. Bazı durumlarda bu organizmaların aynısı içme suyu arıtma tesislerinin etkinliğini değerlendirmede de kullanılır.

Suda bulunabilecek özel patojenlerin araştırılması referans laboratuvarlarda ve meydana gelmiş veya gelebilecek olan salgınların kontrolünün sağlanmasında dikkate alınmalıdır. Bu tür patojenlerin rutin analizlerde araştırılması pratik değildir. Suda bulunabilen bazı mikroorganizma ve ürünlerinin özellikleri şunlardır:

Escherichia coli: Enterobacteriaceae ailesinden olan Escherichia coli, beta-galaktozidaz ve beta-glukorinidaz enzimlerinin varlığı ile karakterizedir. Uygun besi yerinde 44 – 45 °C’de ürer, laktozu ve mannitolü fermente ederek asit ve gaz üretir ve triptofandan indol üretir. Bununla birlikte bazı suşları 37 °C’de üreyebilirken 44 – 45 °C’de üreyemezler ve gaz üretmezler. E. coli oksidaz üretmez ve üreyi hidrolize etmez. Tam bir tanımlama oldukça zordur ve rutin analizler için önerilmez.

Escherichia coli, insan ve hayvan dışkısında son derece fazla miktarda bulunur; Taze dışkının 1gramında 10 milyar adet bulunabilir. Herhangi bir şekilde fekal kontaminasyona maruz kalmış atık su, doğal sular, toprak gibi kaynaklarda bulunabilir. Yapılan analizlerde suda E.coli veya termotoleran bakteri saptanması o suda fekal kontaminasyon olduğunu ve/veya yapılan arıtma işlemlerinin yetersiz olduğunu gösterir.

Termotoleran (Fekal) Koliform Bakteri: Bu bakteriler 44 – 45 °C’de laktozu fermente edebilen koliform bakterilerdir; Escherichia türü ile Klebsiella, Enterobacter ve Citrobakter türlerinin bir kısmı bu gruba dahildir. E.coli dışındaki termotoleran koliformlar, endüstriyel atıklarla veya bitki ve toprak işleyen fabrika atıkları ile kontamine olan sularda da olabileceği için, bu grup bakterilere fekal koliform bakteriler demek doğru değildir ve kullanılmamalıdır.

Şebeke sisteminde termotoleran bakterilerin gelişmesi ve üremesi eğer uygun ortam yoksa mümkün değildir; ancak su borularında bir problem varsa, su sıcaklığı 13 °C’nin üzerinde ise ve suda hiç klor kalmamış ise gelişme olabilir. Çoğu durumda termotoleran bakteri konsantrasyonunu doğrudan E.coli miktarı belirler. Bu nedenle rutin analizler için bu bakteriler suyun hijyenik kalitesi hakkında yeterli bilgi verebilir, ancak her zaman için bu bakterilerin fekal koliform bakterilerle aynı grup olmadığına dikkat edilmelidir. Eğer termotoleran bakteri çok yüksek miktarda saptanmış ve her hangi bir hatalı ve zararlı uygulamaya da rastlanamamışsa mutlaka E.coli’yi araştırmaya yönelik testler yapılmalıdır. Konu ile ilgili ulusal referans laboratuvarlar yerel olarak yapacakları analizlerle termotoleran koliformlar içindeki E.coli durumunu ortaya koymalıdırlar. Termotoleran koliformlar daha kolay saptanabildiklerinden dolayı özellikle arıtma tesislerinin etkinliğini ölçmede son derece kullanışlıdırlar.

Koliform Organizmalar (Toplam Koliformlar): Koliform organizmalar, uzun zamandan beri içme suyu kalitesinin mikrobiyolojik olarak kontrolünde indikatör mikroorganizma olarak kullanılmaktadır, bunun en önemli nedeni suda saptanmalarının ve değerlendirilmelerinin son derece kolay olmasıdır. “Koliform organizma” terimi; safra asitlerinin varlığında üreme yeteneğine ve 35 – 37 °C’de 24 – 48 saatte laktozu fermente ederek asit, gaz ve aldehit üretme yeteneğine sahip, Gram-negatif, çubuk şeklindeki sporsuz bakterileri belirtmek için kullanılmaktadır. Bu bakteriler aynı zamanda, oksidaz negatiftirler ve beta-galaktozidaz aktivitesi gösterirler.

Geleneksel olarak koliform bakterilerin Escherichia, Citrobacter, Enterobacter ve Klebsiella türlerine dahil oldukları kabul edilmektedir. Bununla birlikte modern taksonomik yöntemlere göre, grup heterojendir. Bu grupta Enterobacter Cloacae ve Citrobacter Freundii gibi laktozu fermente eden ve besin içeriği yüksek içme sularının yanı sıra hem dışkıda hem de doğada (doğal sular, toprak, bitki atıkları gibi) bulunabilen bakterileri de kapsar. Sularda daha nadir olarak bulunmakla birlikte Serratia Fonticola, Rabnella Aquatilis ve Buttiauxella Agrestis bakterileri de bu gruba dahildir.

Fekal kaynaklı olmayan bazı bakterilerin koliform bakteri tanımına uyabilmesi ve bazı koliform bakterilerin laktoz negatif olması, bu grup bakterilerin fekal kirlenmeyi ortaya koymada yetersiz kalmasına neden olmaktadır. Arıtılmış sularda koliform bakteri bulunmamalıdır; eğer bulunursa arıtma işleminin yetersiz veya etkisiz olduğu, arıtma sonrası kontaminasyon olduğu veya su içerisinde aşırı miktarda besin maddesi bulunduğu düşünülür. Dolayısı ile koliform testi, arıtma işleminin yeterliliğini ve su dağıtım şebekesinin bütünlüğünü ortaya koymada etkili bir göstergedir. Koliform organizmalar her zaman fekal kontaminasyonu veya sudaki patojenlerin varlığını göstermemekle birlikte, koliform testi halen arıtılmış içme sularının mikrobiyolojik kalitesini ortaya koymada son derece faydalı bir yöntemdir. Eğer elde edilen sonuçlarda her hangi bir karışıklık veya şüphe varsa, özellikle de E.coli ve termotoleran koliformların saptanmadığı durumlarda koliform organizmalar saptanmışsa doğal kaynaklı bir kontaminasyonu incelemeye yönelik özel analizler gerçekleştirilmelidir.

Fekal Streptokoklar: Fekal streptokoklar genellikle insan ve hayvanların dışkısında bulunan streptokoklardır. Tümü Lancefield grubu D antijenine sahiptir. Taksonomik olarak, Enterococcus ve Streptococcus grubuna dahildirler. Enterekok taksonomisi yakın zamanda önemli değişikliklere uğramış ve bir çok yeni tür hakkında yeterli ekolojik bilgi birikimi gerçekleşmemiştir. Enterococcus grubu şu anda belirli kimyasal özelliklere sahip olan tüm streptokokları içine almaktadır ve üreme – gelişme özellikleri konusunda büyük farklılıklar bulunmaktadır. Bu bakterilerin bir çoğu fekal kaynaklıdır ve pratikte insan dışkısı ile kontaminasyonun en önemli göstergesi olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte hayvan dışkılarından da izole edilebilirler ve belirli tip ve alt tipleri esas olarak bitkisel materyalde bulunur (E.casseliflavus, E.faecalis var liquefaciens, E.malodoratus ve E.solitarius).

Streptococcus ailesinden sadece S.bovis ve S.equinus grup D antijenine sahiptir ve fekal streptokok grubuna dahildir. Esas olarak hayvan dışkılarında bulunurlar. Fekal streptokoklar kirli sularda nadiren çoğalırlar, ancak E.coli ve koliform bakterilerden daha dayanıklıdırlar. Dolayısı ile su kalitesi kontrolündeki primer değerleri, arıtma işlemlerinin etkinliğini ölçmede sekonder indikatör organizma olmalarıdır. Bunun yanı sıra, streptokoklar kuruluğa son derece dirençli olduklarından yeni döşenen veya tamir edilen boruların rutin kontrolünde veya yer altı sularında ve yüzey sularında yüzeysel akıntılarla meydana gelen kirliliklerin kontrolünde kullanılabilirler.

Sülfit İndirgeyen Clostridiumlar: Anaerobik, spor oluşturan bu mikroorganizmaların en önemli örneklerinden birisi Clostridium perfiringens’tir (C.welchii). C.perfiringens, E.coli’ye göre çok az olmakla birlikte dışkıda normal olarak bulunurlar. C.perfiringens’in esas kaynağı dışkı değildir ve doğada sıklıkla saptanabilir. Clostridium sporları suda diğer organizmalardan daha uzun süre canlı kalabilirler ve dezenfeksiyona son derce dirençlidirler. Dolayısı ile şebeke sularında saptanması arıtma ve dezenfeksiyon işlemlerinin yetersizliğini gösterir. C.perfiringens sporlarının sularda saptanması protozoal kistlerin olabileceğinin de göstergesi olarak kabul edilebilir. Uzun süre canlı kalabilmeleri nedeni ile aralıklı ve uzak mesafeden kaynaklanan kontaminasyonun en önemli göstergeleridir. Ancak dağıtım şebekelerinde rutin olarak analizleri önerilmemektedir, çünkü saptanmaları halinde yanlış alarmlara neden olabilmektedirler.

Bakteriofajlar: Bakteriofajlar, bakterileri enfekte eden virüsler olarak kabul edilebilirler. Genelde genetik materyal ve protein yapıda kabuk içerirler. DNA veya RNA içerebilirler. Ebatları genelde 25 – 100 nm arasındadır. Bakteriyofajların enterik virüslerle benzer özelliklere sahip olması ve enterik virüslerden daha kolay saptanabilmeleri nedeni ile su kalitesi kontrolünde bir indikatör olarak kabul edilmektedirler. Dahası bazı bakteriofajların sudaki canlılıkları ve arıtma ve dezenfeksiyon işlemlerine dayanıklılıkları enterik virüslerle çok büyük bir benzerlik göstermektedir. Özellikle E.coli’yi enfekte eden somatik kolifajlar ve F-spesifik RNA bakteriofajları üzerinde yoğun olarak çalışılmaktadır. Bu ikisi dışkıda yoğun olarak bulunmamakla birlikte kanalizasyon sularında mutlaka bulunmaktadır. Dolayısı ile bunlar esasen sularda kanalizasyon kontaminasyonu olup olmadığının ve yer altı sularının kalitesinin araştırılmasında kullanılmaktadırlar.

Diğer İndikatörler: Bifidobacteria ve Bacteroides fragilis grupları, dışkıya spesifik anaeroblardır. Doğal sularda yaşayamazlar ve üreyemezler. Genelde tropikal ve subtropikal bölgelerde su kalitesinin bir indikatörü olarak kullanılabilmekle birlikte, normalde sayılarının hızla azalması ve analiz yöntemlerinin tam olarak standardize edilememesi nedeni ile kullanımları önerilmemektedir.

Yukarıda sayılan indikatörler fekal kontaminasyonun göstergeleridir. Bunun dışında su kalitesinin ortaya konmasında kullanılan başka indikatörler de bulunmaktadır:

Heterotrofik Plate Sayımı (Koloni Sayımı): Sudaki genel bakteri içeriğini ortaya koymak için yapılır. Suda bulunabilen tüm bakterileri ortaya koymaz, sağlanan üreme şartlarında gelişebilen ve koloni oluşturabilen bakterileri saptamak için kullanılır. Suyun arıtılması, dezenfeksiyonu, dağıtımı aşamalarının etkinliğini ölçmek ve yüzme havuzlarının durumunu saptamak için kullanılır. Sonuçlar “colony-forming units” (CFU) olarak ifade edilir. 35 °C’de 48 saatlik inkübasyon önerilmekle birlikte, en yüksek değerler 20 – 28 °C’de ve 5 – 7 günde alınır.

Aeromonas türleri ve Pseudomonas aeruginosa: Su hijyeninin kontrolü amacı ile analizi önerilen mikroorganizmalardandırlar. Ancak rutin olarak kullanılmaları önerilmemektedir. Şehir şebekesi sularının ve arıtma tesislerinin genel temizliklerinin araştırılmasında ve şişe sularının hijyenik kalitelerinin kontrolünde önemlidirler. Bununla birlikte E.coli ve diğer fekal kontaminasyon göstergeleri ile çelişkili olabilecek sonuçlar elde edilebilir.

Suda mikroorganizma saptandığında yapılabilecekler Tablo 6’da sunulmuştur.

Tablo 6. Suda Mikroorganizma Tespit Edildiğinde Yapılması Gerekenler

Üreyen etkenSorunYapılması gereken işlemDepo girişinde klor düzeyiDepo çıkışında klor düzeyi
Toplam Canlı (+) iseDepoda veya su kaynağında sorun vardırDepoyu temizlet2 ppm klorla0.5 ppm klorla
Toplam Koliform (+) iseDepoda veya su kaynağında sorun vardırDepoyu temizlet 2 ppm klorla
Fekal Streptokok (+) iseDağıtım şebekesinde sorun vardırDepoyu ve şebeke sistemini dezenfekte et, Çapraz bağlantı noktalarını araştır, Tesisatçı personeli bilgilendir.  
Parazit (+) iseKaynakta, depoda, şebekede sorun olabilir.Depoyu temizlet5 ppm klorla2 ppm klorla
Virüs (+) iseKaynakta, depoda, şebekede sorun olabilir.Depoyu temizlet 2 ppm klorla
Tablo-6

Sonuçlar iki kez üst üste normal çıkana kadar analizler tekrarlanmalıdır. Daha sonra 0.5 ppm klorlayarak kullanmaya devam edilir. Tabloda sıralananlar yapıldı ise su içilebilirdir.

b.  Kimyasal Parametreler

Suda saptanan bazı kimyasal maddelerin sınır değerleri Tablo 7’de sunulmuştur.

Tablo 7. Sudaki Kimyasal Parametreler

ParametreParametrik değer
Akrilamid0.1 μg/L
Antimon5.0 μg/L
Arsenik10 μg/L
Benzen1.0 μg/L
Benzo (a) piren0,010 μg/L
Bor1 mg/L
Bromat10 μg/L
Kadmiyum5,0 μg/L
Krom50 μg/L
Bakır2 mg/L
Siyanür50 μg/L
1,2-dikloretan3,0 μg/L
Epikloridin0,10 μg/L
Florür1,5 mg/L
Kurşun10  μg/L
Cıva1,0  μg/L
Nikel20 μg/L
Nitrat50 mg/L
Nitrit0,50 mg/L
Pestisitler0,10 μg/L
Toplam pestisitler0,50 μg/L
Polisiklik aromatik hidrokarbonlar0,10 μg/L
Selenyum10 μg/L
Tetrakloreten ve trikloreten10  μg/L
Trihalometanlartoplam100 μg/L
Vinil Klorür0,50 μg/L
Tablo-7

Tablo 8. Gösterge Parametreleri

ParametreParametrik Değer
Alüminyum200 μg/L
Amonyum0,50 mg/L
Klorür250 mg/L
Cl. perfiringens (sporlular dahil)0
İletkenlik2500  μS / cm 20 °C’de
PH6,5 – 9,5 arasında
Demir200 μg/L
Mangan50 μg/L
Oksitlenebilirlik5,0 mg/L O2
Sülfat250 mg/L
Sodyum200 mg/L
22 °C’de koloni sayımıAnormal değişim yok
Koliform bakteri0
Toplam Organik Karbon (TOC)Anormal değişim yok
BulanıklıkTüketicilerce kabul edilebilir olmalı ve herhangi bir anormal değişim olmamalıdır.
Renk 
Koku 
Tat 
Tablo-8

(31 Aralık 2012 tarihine kadar kurşun için 25 μg/L Trihalometanlar için 150 μg/L olarak uygulanır)

Su kalitesi için gösterge parametre olarak kabul edilen kimayasal maddelerin sınır değerleri Tablo 6’da sunulmuştur.

c. Radyoaktivite

Suda saptanan radyoaktivite parametrelerin sınır değerleri Tablo 8’de sunulmuştur.

Tablo 9. Sudaki Radyoaktivite Parametreleri

ParametreParametrik değer
Trityum100 Bq/L
Toplam gösterge dozu0,10 mSv/yıl
Tablo-9
2.1.2.  Su Kalitesinin İzlemi

Su kaynağını, arıtım tesisini, depoyu, şebekeyi ve tüketiciye ulaşan noktalardan suyu temsil eden noktalardan numune almak esas olmalıdır. Numune alacak noktayı belirlerken bireysel olarak her lokalizason göz önünde bulundurulmalıdır.

Bunun için kriterler şunlardır:

Su sağlayan kaynak birden fazla ise bütün kaynakları temsil edecek şekilde numune almalıdır Numune alma noktaları seçilirken suyun olası kirlenme noktaları, özellikle kontamine olabilecek durumlar gözönünde bulundurularak, korumasız su kaynakları, düşük basınç noktaları, sistemin en uç noktası gibi özellikler gözönünde bulundurulmalıdır.

Şebekelerin hizmet verdiği nüfus ve şebekedeki dallanmalar bilinmelidir. Alınan numuneler hem ana şebekeyi hem de dalları temsil etmelidir.

Numuneler tankları, depoları ve rezervuarları temsil etmelidir.

Birden çok su kaynağı varsa her bir kaynağın ulaştığı nüfus miktarı bilinmelidir.

Arıtım tesisinden çıktıktan sonra en az bir noktadan numune alınarak arıtımın etkinliği değerlendirilebilmelidir.

Şebekeden numune alınacak yerler

  1. Su dağıtımını sağlayan kurumun belirlediği sabit bir yer olabilir,
  2. Su dağıtımını yapan kurumun belirlemediği sabit bir yer olabilir,
  3. Rastgele ve değişken noktalar olabilir,

Bu üç yöntemin birbirine göre avantaj ve dezavantajları vardır. İlk yöntem su sağlayan kurumun faaliyetlerini geliştirmek ve izlemek için yasal olarak gereklidir. Diğer yöntemler denetim amaclı yapılacak işlemler için uygundur.

a. Kontrol izlemesi; insani kullanım amaçlı suyun bu yönetmelikte belirlenen ilgili para-

metrik değerlere uyup uymadığını belirlemek amacıyla, tüketime verilen suyun organoleptik ve mikrobiyolojik kalitesi ve aynı zamanda içme suyu arıtımının yapılması durumunda, bu arıtımın (özellikle dezenfeksiyon) etkili olup olmadığı hakkında düzenli bilgi sağlamaktır. Kontrol izlemesinde (yönetmelikte yazılı bazı istisnalar hariç) aşağıdaki parametrelerin mutlaka dikkate alınması gereklidir (Tablo 9).

Tablo 10. Su Kontrol İzlemesi Parametreleri:

İçme-Kullanma Sularıİçme SularıKaynak Suları
RenkRenkRenk
Bulanıklık Bulanıklık Bulanıklık 
Koku Koku Koku 
TatTatTat
İletkenlik İletkenlik İletkenlik 
pHpHpH
Nitrit    
AmonyumAmonyumAmonyum
Alüminyum Alüminyum  
DemirDemir 
Cl.perfringens (Sporlar dahil)Cl.perfringens (Sporlar dahil)Cl.perfringens (Sporlar dahil)
E.ColiE.ColiE.Coli
Koliform bakteriKoliform bakterilerKoliform bakteriler
 P.aeruginosaP.aeruginosa
 22 °C’de ve 37 °C’de koloni sayısı22 °C’de ve 37 °C’de koloni sayısı
Tablo-10

2. Denetleme İzlemesi: Denetleme izlemesinin amacı; yönetmelikteki bütün değerlere uyulup uyulmadığını belirlemek için gerekli verileri temin etmektir.

Bir dağıtım şebekesinden yada bir depodan sağlanan yada gıda üretiminde kullanılan içmekullanma amaçlı su için minimum numune alma ve analiz sıklığı belirlenirken, dağıtılan su miktarı hizmet verilen nüfus, birden çok kaynak kullanılıyorsa numune alma sıklığı ve sayısını artırmak gerekecektir. Numunelerin sayısı zaman ve yer bakımından mümkün olduğu kadar eşit olmalıdır. Numune sayısı yönetmelikle belirlenmiş sayıların % 50’sinden az olamaz.

İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkında Yönetmelik’in  Ek-3’ünde parametrelerin analiz özellikleri verilmiştir. Bakanlık numunelerin analizinde akredite olmuş ve analitik kontrol sistemine sahip, denetim yetkileri yetkili kuruluşlarca onaylanmış bağımsız kişi veya kurumlarca belirli aralıklarla denetlenen laboratuvarlar arasından, Bakanlıkça yetki verilecek laboratuvarları tercih eder.

Yapılan analizler üç grupta incelenmektedir;

  1. Analiz metotlarının belirleneceği parametreler
  2. Performans karakteristiklerinin belirlendiği parametreler
  3. Analiz metodunun belirlenmediği parametreler.

Bu gruplar arasında en tartışmalı olan ancak üzerinde en az durulanları üçüncü gruptaki renk, koku, tat, toplam organik karbon ve bulanıklık ölçümü gibi parametrelerdir.

Ülkemizde 5393 sayılı kanun gereği birçok çevre sağlığı konusu yanında su ve kanalizasyon hizmetleri belediyelerin görev alanı kapsamındadır. Asıl olarak içme, kullanma ve endüstri suyu sağlamak; atık su ve yağmur suyunun uzaklaştırılmasını sağlamak; bunlar için gerekli tesisleri kurmak, kurdurmak, işletmek ve işlettirmek; kaynak sularını işletmek veya işlettirmek belediyenin yetkisindedir.

Gerek Umumi Hıfzıssıhha Kanunu Md:20 gerekse Sular Hakkında Kanun Md:1-20’de bu yasal görev ve yetki şehir ve kasabalarda, köylerde suların temini ve yönetimi belediyesi olan yerlerde Belediyelerine verilmiştir. Su yollarının ve kaynaklarının bakımı, onarımı, temizlenmesi ve suyun sağlık koşullarına uygun hale bulundurulması da belediyelere ait bir görevdir.

Özellikle yaz aylarında; su ihtiyacının artması ve buna ilaveten yağış miktarının ve doğal su kaynaklarının azalmasına bağlı olarak su kirliliğinde yoğunlaşma olmaktadır. Bu nedenle özellikle sıcak yaz günlerinde su kirliliği ve kuraklık konuları gündeme gelmektedir. Toplumun içme ve kullanma sularının sağlığı etkileyen yönleriyle ilgili bilgilendirilmesi, sağlık personelinin konunun ayrıntılarını bilmesi gereklidir. Topluma temiz ve güvenli su sağlanmasında süreklilik, toplum sağlığını korumada temel prensiptir. Bu konuda mümkün olan tüm alternatifler değerlendirilmelidir. Çünkü insan ve toplum sağlığını doğrudan etkileyen etmenler arasında belki de en önemlisi içme ve kullanma sularının sağlıklı temiz ve yeteri miktarda topluma ulaştırılmasıdır.

Suyun azlığı/yokluğu veya kirliliği; kişisel hijyeni olumsuz yönde etkileyerek özellikle de okul, kışla, hastane gibi toplu yaşanılan yerlerde bulaşıcı hastalıkların görülmesine ve salgınların çıkmasına neden olabilir. Bu nedenle su kesintilerinden mümkün olduğunca kaçınılmalı, su kirliliği parametreleri izlenmeli ve özellikle şehirlerde ve toplu yaşanılan yerlerde daha dikkatli olmalıdır. Su kesintisi uygulanmak zorunda kalındığında alınması gereken önlemler ve dikkat edilmesi gereken hususlar mutlaka bilinmeli ve topluma bildirilmelidir.

Bu bağlamda;

  1. İçme ve kullanma sularının analizleri için mevzuatta belirtilen aralıklarla düzenli olarak su numunesi alınmalı ve analiz yetkili laboratuarlara gönderilmelidir. Ayrıca içme ve kullanma sularından kaynaklanabilecek sağlık sorunları konusunda bilim kuruluşlarından destek alınmalıdır.
  2. Şebeke sularının yapılan bir analizde temiz ve uygun nitelikte olması ileride daha iyi olacağını ya da daha kötü olacağını göstermez. Ancak günden güne değişen analiz sonuçları riski artırmaktadır. Bu nedenle dikkatli olunmalı, renk, koku ve bulanıklığındaki küçük değişimler dikkatle izlenmeli gerekirse kimyasal analiz için mevzuatın öngördüğü periyotlardan daha sık olarak numune alınarak kimyasal ve bakteriyolojik analiz yaptırılmalıdır.
  3. Mevzuat gereği kişilerin kullandığı sulardaki serbest klor miktarının 0.2-0.7 ppm (mg/L) arasında olması istenmekle birlikte su kesintilerinin yaşandığı yerlerde ve özellikle sıcaklığın yüksek olduğu yaz aylarında (Haziran – Eylül), su kaynaklı bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkma riskini azaltmak için sudaki serbest klor düzeyi 1 ppm olarak ayarlanmalı, salgın ev olağan dışı durumlarda ise en az 2 ppm olacak şekilde klorlanmalıdır. En doğrusu; sudaki serbest klorun düzenli olarak günde en az iki kez ölçülmesi, klor düzeyinde azalma saptandığında su deposunda ilave klorlama yapılmasıdır.
  4. Su depolarının insan ve diğer canlılara karşı fiziksel güvenliği sağlanmalıdır. 1000 tondan küçük depolar en az yılda bir kez, 1000 tondan büyük depolar ise mutlaka iki yılda bir temizlenmeli ve dezenfekte edilmelidir. Kimyasal ve bakteriyolojik kirliliğin birikmesine neden olduğu için su depolarının temizliği önemlidir.
  5. Su kalitesinde meydana gelen değişikliklerden rant sağlamaya çalışan kişilere fırsat verilmemelidir. Özellikle su tankerleri ile kaynağı bilinmeyen tanker sularının meskun mahallerde satışına izin verilmemelidir.
  6. Kuyu sularının kolayca kirlenebileceği ve arıtma dezenfeksiyon uygulanmadan kullanımlarının sağlıklı olmayacağı kabul edilmelidir. Bu nedenle kuyu sularının kullanımı ilk tercih olmamalıdır. Derinden, basınçlı olarak gelen ve jeolojik, fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik olarak sağlıklı olduğu gösterilmiş olan artezyen kuyuları dışındaki yer altı suları doğrudan insanların kullanımına sunulmamalıdır. Diğer sular gibi kuyu sularının da laboratuar analizleri düzenli olarak yaptırılmalı, gerekiyorsa arıtımı sağlandıktan sonra diğer sular gibi kullanımlarından önce klorlanmaları sağlanmalıdır.
  7. Su borularında zamanla gözle fark edilemeyecek çok küçük delikler oluşabilmektedir. Bu delikler çok küçük olmakla birlikte borunun çevresindeki kanalizasyon sızıntılarını, tehlikeli elementleri, metalleri ve mikropları geçirebilecek büyüklüktedir. Şebekedeki su borularında su bulunmadığı zamanlarda boru içinde negatif basınç oluşarak bu deliklerden boru içerisine sağlık açısından tehlikeli olabilecek maddelerin geçmesine neden olabilir. Bu nedenle ilgili teknik personel tarafından su şebekesi sistemi düzenli olarak takip ve kontrol edilmeli, özellikle nedeni açıklanamayan su kayıpları tespit edildiğinde şebekede yenileme çalışmalarının yapılmasına zaman geçirmeden başlanmalıdır.
  • Su ile ilgili sorunların çok tartışıldığı ve su kirliliğinden endişe edilen zamanlarda kişiler damacana veya benzeri suları daha çok satın almaya yönelebileceklerinden ve satın alacakları miktar artacağından; ucuz fiyatlı sulara veya kontrol  dışındaki su kaynaklarına yönelebilirler. Bu durumlarda satışı ve dağıtımı yapılan sular düzenli olarak kontrol edilmeli, analizleri gerçekleştirilmeli ve kişilerin kontrolsüz ve güvensiz su kaynaklarına ulaşması engellenmelidir. Son 6 ay içinde yapılmış “ayrıntılı kimyasal analiz raporu” gösteremeyen ticari suların satışına ve dağıtımına izin verilmemelidir.
  • İçme ve kullanma suları aynı hassasiyetle ele alınmalı, sadece kullanım için tahsis edilmiş suların da özellikle çocuklar olmak üzere insanlar tarafından içilebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
  • Birey ve kurumlar düzeyinde alınması gereken tedbirlerin başlıcaları;
    • Su depolarının periyodik ve usulüne uygun olarak temizliğinin yapılması,
    • Su şebekesinin sağlamlığı ve güvenliğinin kontrolü, olası kaçak ve karışmaları önlemek için bakımlarının yapılması,
    • Kullanılan suların periyodik analizlerinin yönerge ilkeleri çerçevesinde aksatılmadan yaptırılması,
    • Bireysel veya kurumsal düzeyde arıtım tesisi ve arıtım cihazı kullanılmaktan uzak durulma-sıdır.
  1. Bu durumlarda dahi arıtılacak suyun hangi parametreler yönünde kirli olduğunu tespit etmeli ve bu kirliliği giderecek en uygun arıtım sisteminin hangisi olduğunu bilimsel olarak tespit ettikten sonra karar verilmelidir. Ticari firma ya da pazarlamacıların olası yanlış yönlendirmelerine karşı dikkatli olunmalıdır.
  1. Kurulacak pahalı arıtım tesislerinin bilinen sakıncaları ve gelecekte çok daha büyük sorunlara yol açacağı bilinmektedir. Bu nedenle çözüm birey ve kurum bazında değil, belediye-yerel yönetim düzeyinde uygulanmalıdır. Kısacası bireyler ve kurumlar kendi arıtım cihazını kendi arıtım tesisini kurmaya çalışmamalıdır. Bu küçük ölçekli arıtım sistemlerinin sağlık açısından orta vadede çok büyük sorunlar çıkaracağı bilinmelidir.
  1. Yerel yönetimler tarafından işletilen ve toplumun tamamına sağlıklı ve temiz su verecek şekilde arıtım tesisisinin kapasitesinin artırılması, tekrarlı arıtım yapılması ve/veya gerekiyorsa yeni arıtım tesis(ler)i kurulması en uygun çözümlerdir.

2.2. AMBALAJLI SULAR (Doğal Kaynak Suyu ve İçme Suyu)

Ambalajlı sular, suyun kaynağından sağlıklı koşullarda şişelenmesi ile tüketiciye ambalaj için kontaminasyon olmadan ulaştırmayı hedefleyen, suyun  ticari bir tüketim şeklidir.

1988 yılında yapılan uluslararası bir düzenlemeyle suların, yiyecek ve içeceklerin konduğu plastik kaplar 1’den 7’e kadar numaralandırılır:

  1. PET veya PETE (polyethylene terephtalate): Tek kullanımlık olan şişeler
  2. HDPE (high density poly ethylene)
  3. PVC (poly vinyl chloride): PVC _ dioxin içermesi nedeniyle kesin olarak içeceklerin saklanması amacıyla kullanılmamalıdır. 
  4. LDPE (low density polyethylene)
  5. PP (polypropolene)
  6. PS (polystyrene)
  7. Diğer (akrilik, polikarbonat veya daha farklı malzemeler)

Numarasızlar 7 olarak kabul edilir.

Ambalajlı suların günümüzde tüketimi hızla artmaktadır. Bunda şehir şebeke sistemlerine güvensizlik ve bu güvensizliği körükleyen hbaer ve reklamların etkisi büyüktür. Oysa, su yerel yönetimlerce tüm çeşmelerden sağlıklı bir şekilde tüketime sunulmalıdır. Ambaljlı su, suyun kısıtlı veya ciddi anlamda suyun kontaminasyonlarında, ya da turistik amaçlı gezilere su kaynak ve dağıtımının nasıl yapıldığı bilinemediği durumlarda tercih edilmelidir. Bununla birlikte suyun ambalajlanması tek ve çok kullanımlı şişeler / ambalajlar yoluyla olmaktadır. Polietilen şişeler gibi ambalajlar tek kullanımlık olup bunların kullanımdan sonra bertarafı ve doğaya / canlı yaşamına zarasız yok edilemesi çok kolay olamamaktadır. Bununla birlikte birden fazla kullanılabilen karbon yapılı damacanaların ise temizlikleri, tüketicinin damacanayı kullandıktan sonra içine su dışında farklı maddeler içine koyabilmesi ve tekrar su almak için bu kontamine damacanayı su üreticisine verebilmesi, bunun yeniden dolumu ve satışa sunulmasında yaşanan sorunlar da göz önüne alındığında toplu tüketim mantığında, suyun bu yolla yaygın olarak tüketilebilmesi çeşitli sorunları da beraberinde getirebilecek bir sistem olarak karşımıza çıkmaktadır.   Bu nedenle ambalajlı sular asla şebeke sistemlerine alternatif değildir ve olmamalıdır.

2.3. DOĞAL MİNERALLİ SULAR

Yağmur ve kar suyu gibi yüzey suları kayaçların yarık ve çatlaklarından derinlere sızarlar. Bu sızma işlemi yıllarla ölçülmekte hatta  100 yılı bulabilmektedir.Bu sular rezervuar olarak tanımlanan kayaçta depolanır. Rezervuardaki basınç ve sıcaklığın etkisiyle sular, bulduğu en kolay yoldan(genellikle fay hatları veya hidrotermal kanallar) yukarıya doğru hareket ederek kaynak şekilde yüzeye çıkar. Sular yeraltına sızarken ve yukarıya çıkarken temas ettikleri değişik türdeki kayaçlardan farklı mineralleri bünyelerine alırlar. Böylece mineralli su özelliği kazanmış olurlar. Madensularının bünyelerinde bulundurdukları minerallerin oranları, onların hangi kayaçlarla temasta olduklarının göstergesidir. Örneğin; kalsiyum ve bikarbonatça zengin bir madensuyu, kireçtaşı rezervuarından geliyor denilebilir. Sıcak ve soğuk mineralli suların genellikle aynı kökenli oldukları veya soğuk mineralli suların kondüktif soğuma ile sıcaklıklarının düştüğü ve/veya çeşitli oranlarda soğuk yer altı suları ile karışmalarından kaynaklandığı bilinmektedir.

Maden suyu kaynaklarından günlük boşalım(debi) ise 63.331.000 lt/gün olarak tahmin edilmektedir.

Bu rakam üretim bazında düşünüldüğünde yıllık 100 milyar şişeye karşılık gelmektedir. Ancak mevcut potansiyelin %10’u değerlendirebilmektedir. Ülkemizde yaklaşık 225 madensuyu kaynağı ve/veya kaynak grubu vardır

2.4. YÜZME  SULARI

Yetkili makamlarca yüzmeye açıkca izin verilen veya yüzmenin yasaklanmadığı ve geleneksel olarak çok sayıda insanın yüzdüğü akarsu, göl, baraj gölü ve deniz sularına “yüzme suları” denir.

Ülkemizde 2006 yılında Avrupa Birliği direktifleri (76/160/EEC) temel alınarak “Yüzme Suyu Kalitesi Yönetmeliği” çıkartılmıştır. Bu yönetmelikte yüzme sularının kalitesi ve denetimlerin nasıl yapılacağı belirtilmiştir.

Yüzme sularının önemi yüzme faaliyetlerinin veya suyla yapılan aktivitelerin gerçekleştirildiği sırada ve sonrasında gelişen sağlık riskleridir. Bunlar sıcaklığa, radyasyona maruz kalma gibi fiziksel; kimyasal maddelere, toksik minerallere, organik maddelere maruz kalma gibi kimyasal; bu sularla temas veya yutma sonucu vücuda alınan virus, bakteri, parazitlerle karşılaşılan mikrobiyolojik risklerdir. Bununla birlikte boğulma ve yaralanmalar da diğer önemli sağlık riskleridir.

Bu risklerle karşılaşmada en önemli faktörler yüzme sularının dış etkenlerle çok çabuk kirlenebilmesi, kontrol/denetim mekanizmalarındaki eksiklik ve aksamalar ile kontrolsüz / izin verilmeyen alanlarda yüzme aktivitelerinin yapılmasıdır.

2.5. TARIM VE HAYVANCILIKTA KULLANILAN SULAR

Tarımda Sulamanın Önemi:

Su, yaşamın kaynağıdır. Bütün canlılar hayatlarını devam ettirebilmeleri için mutlak suya gereksinimleri vardır. Bitkiler, türe bağlı olarak % 90–95 varabilen oranlarda sudan oluşmaktadırlar. Bitkiler önemli miktarda suyu topraktan alıp su buharı şeklinde havaya verirler. Bu olay esnasında birçok besin ögesi de suda çözünmüş olarak bitkinin yapısına geçer. Böylece bitkiler hem kendileri hem de diğer canlılar için besin kaynağı haline gelir. Dünyadaki 13 milyar hektar arazinin sadece %12’si tarım arazisi, %27’si otlak arazi olarak kullanılmaktadır. Dünya nüfusu bağlamında kişi başına 0,25 hektar tarım arazisi düşmektedir. 1,5 milyon hektarlık arazinin sadece %18’i (277 milyon hektar) sulu tarım arazilerinden oluşmaktadır.

Dünyanın toplam nüfusu 2011 yılında 7 milyarı aşmıştır ve 2050’de ise 9,15 milyara ulaşacağı tahmin edilmektedir. Gelecekte su kaynaklarının kullanımı ve kalitesini etkileyecek en önemli faktörün nüfus olacağı bu artıştan da anlaşılabilmektedir. Bununla birlikte kürsel iklim değişikliği, yağışların azalması veya aşırı yağışlar neticesinde tarımsal alanların zarar görmesi, çölleşme ve bilinçsiz sulama sonucu toprağın tuzlanması gibi nedenlerle tarımsal üretimde ciddi sorunlar yaşanmakta ve bu sorunlar giderek artmaktadır. Şu an için dünyadaki toplam yıllık gıda maddeleri üretimi, dünya tüketimin karşılayabilecek düzeyde gözükmektedir. Ancak, kıtalar, ülkeler ve ülke içi gıda üretiminde ve üretilen gıdanın tüketim için paylaşımında ciddi farklılıklar söz konusudur. Bu nedenle Afrika kıtası başta olmak üzere birçok bölge kuraklık ve açlıkla mücadele etmek zorunda kalmış ve bu mücadele başarılabilmiş değildir. Hatta uçurum giderek büyümektedir. Bununla birlikte tarımsal verimliliği artırabilmek için kullanılan gübre ve pestisidler her türlü su ve su kaynakları temizlenmesi olanaksız şekilde kirletmektedir.  Son zamanlarda tarımsal verimliliği artırabilmek amacıyla geliştirilmeye çalışılan genetiği değiştirilmiş organizmalar ise başlıca tartışılması gereken bir konudur. Bu nedenlerle tarımsal sulama konusu tüm toplumların ve ülkelerin odaklanmaları gereken sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türkiye’nin yüzölçümü 78 milyon hektar olup, tarımsal alanımız 28 milyon hektardır. Bunun sulanabilir alanı 8,5 milyon hektar olup, Cumhuriyet tarihi boyunca bu alanın ancak 5,61 milyon hektarı sulamaya açılabilmiştir. Bu miktarın 3,32 milyon hektarı DSİ tarafından inşa edilmiş sulama şebekesine sahiptir. 1,3 milyon hektarı mülga Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü (KHGM) ve İl Özel İdareleri tarafından işletmeye açılmıştır. Ayrıca, yaklaşık 1 milyon hektar alanda halk sulaması yapılmaktadır. Sulamaya açılan tarım alanlarının %80’i yerüstü, %20’si ise yeraltı su kaynakları ile sulanmaktadır.

DSİ verilerine göre Türkiye’de mevcut sulanan alanın %81’inde yüzeysel sulama metotları (karık, tava ve salma) kullanılarak sulama yapılmaktadır. Geri kalan kısımda basınçlı sulama (yağmurlama ve damla) yapılmaktadır. Geleneksel (elle boru taşıma) yağmurlama sulaması çiftçiler arasında bütün ülke genelinde yaygın olup, 184.000 hektarın bu metotla sulandığı belirlenmiştir.

Sulama Suyunun Kalitesi

Tarımsal sulamada sulama suyunun miktarı, sulamanın zamanı ve sulama yöntemi kadar sulama suyunun kalitesi de önemlidir. Toprak ne kadar verimli olursa olsun, modern sulama yöntemleri ne kadar iyi kullanılırsa kullanılsın sulamada uygun kaliteli su kullanılmadığı zaman ürün miktarı ve kalitesi düşer, toprakta kısa süre içinde tuzlulaşma-çoraklaşma sorunu başlar.

Sulama suyunun kalitesi sudaki çözünmüş tuzların miktarı ile belirlenir. Sulama suyu içerisinde en çok sodyum, magnezyum ve kalsiyum tuzları bulunur. Özellikle sodyum toprak yapısını çok hızlı bozar ve tarımda kullanılamayacak hale getirir. Sulama suyu, tuzu taban suyuna ulaştırmakta ve orada biriktirmektedir. Aşırı sulamayla taban suyu yukarı doğru harekete geçer, toprak yüzeyine dek ulaşır, yüzeye ulaştığında ise sıcağın etkisiyle su buharlaşır ve içindeki tuzu toprak yüzeyinde bırakır. Zamanla toprak çoraklaşır. Tuz toprak yapısını bozarak geçirimliliğini azaltır. Toprakta yeterli nem bulunsa bile bitki bundan yararlanamaz, beslenemez ve gelişemez. Tuzluluğun devamında ise çölleşme yaşanır. Bugün dünyada tuzlanmanın yılda 2 milyon hektar alanla yayıldığı ve bu nedenle sulama sayesinde elde edilen üretim artışının sağladığı gelirlerin büyük oranlarda azalmasına neden olduğu görülmektedir. Bugün ülkemizde özellikle GAP bölgesinde sulanabilir arazi miktarımız 1,8 milyon hektardır. Bugüne dek DSİ tarafından yaklaşık olarak 230 bin hektarlık arazi sulamaya açılabilmiştir. Drenaj tesis edilmemiş bu alanların yaklaşık olarak yarısında tuzlanma görülmeye başlanmıştır. Fırat Nehri’nin iyi kalitedeki suyu bile her yıl 10 dekarlık bir araziye 1,1 ton tuz bırakmaktadır. Ülkemizde tuzlu, sodyumlu ve borlu arazilerin miktarı 1,6 milyon hektara ulaşmıştır.

Ayrıca tarımsal sulama suyunda bor, bakır, kurşun, çinko gibi elementlerin olması bitkilere zarar verebildiği gibi bitkiler yoluyla hayvan ve insanlara da geçerek bunlarda da istenmeyen / zararlı etkilere neden olabilirler. Ana kural tarımsal sulama suyunun kalitesi içme – kullanma su kalitesinde olması yönündedir.

Tarımsal Sulama Yöntemleri:

Tarımda sulama, bitkinin ihtiyaç duyduğu ve yağışlarla karşılanamayan suyun toprakta bitkinin kök bölgesine gereken miktar ve zamanda verilmesidir. Ülkemizin birçok bölgesi kurak ve yarı kurak iklim kuşağında yer almakta, bu kurak tarım alanlarında bitkilerin yetişme döneminde doğal yağışların yetersiz olması durumunda yüksek verim ve kalite için en uygun yöntemle tarımsal sulama yapılması gerekmektedir.

Tarımsal sulama değişik yöntem ve sistemlerle yapılabilmektedir.  Günümüzde sulama anlayışı, yukarıda söz edilen gerekçeler nedeniyle, daha az su ve işçilikle, tuzluluk sorunu yaratmayacak, verim ve kaliteyi arttıracak nitelikte ve su kaynaklarını koruyacak nitelikte olmalıdır.

Başlıca sulama yöntemleri şunlardır:

1. Yüzey Sulama Yöntemleri:

Salma Sulama Yöntemi: Suyun tarla başı kanallarından tarla üzerinde rasgele yayılmaya bırakılmasıdır. Verimliliği en düşük yöntemdir. Bu yöntemle tarlanın her tarafını eşit olarak sulamak mümkün olmayıp, su israfına neden olmaktadır. Ülkemizde kullanım alanının çok sınırlı olması gerekirken, sulama kültürünün düşük olduğu yörelerde işçilikten kaçınmak için yaygın olarak görülmektedir.

Uzun Tava Yöntemi: Genellikle sık ekilen hububat, yonca, ot ve benzeri bitkiler için kullanılır. Tesviye edilmiş araziler, birbirine paralel seddelere ayrılırlar. Tarla başından saptırılan sulama suyu, iki sedde arasına yayılarak suyun arazi sonuna kadar akışı sağlanmaktadır.

 Adi Tava(göllendirme) Sulama yöntemi: Arazi eğiminin düz ve düze yakın olduğu ince bünyeli toprakların sulanmasında uygulanmaktadır. Sık aralıkla yetiştirilen bitkilerin özellikle çeltik ve meyve bahçelerinin sulanması yapılmaktadır.

Karık Sulama Yöntemi : Sulama suyunun, bitki sıraları arasında eğim doğrultusunda açılan karıklara verilmesi ile sıraya ekilen mısır, ayçiçeği, pamuk, meyve ve sebzeler için uygundur. 

  1. Yağmurlama Sulama Yöntemi:

Yağmurlama sulama yönteminde su doğal yağışa benzer biçimde toprak yüzeyine serpilmek suretiyle uygulanır. Bu yöntemde su kapalı borularla mekanik püskürtücülere kadar taşınır ve basınç altında püskürtücülerden suyun toprağa ulaşması / yağdırılması sağlanır.  Sistemin çalışması için gerekli basınç genellikle pompalarla sağlanır. Bu nedenle elektrikli veya akaryakıtlı pompalara gereksinim vardır. Bu da maliyeti artıran bir etkendir. Rüzgar nedeniyle dengeli su verilmesi mümkün değildir. Bu da verimliliği düşürür.

  • Damla Sulama Yöntemi:

Sistemin ana özelliği bitkinin gereksinim duyduğu su ve besin maddesini bitkinin kendisine ulaştırılabilmesidir. Bu amaçla  toprak yüzeyine veya yüzeyin hemen altına yerleştirilen küçük çaplı yaygın boru ağı aracılığı su, her bitkiye kadar götürülür.  Bu yöntemin bir yararı da bitkilere verilecek gübreler de sulama suyu ile birlikte verilebilir.Bu yöntem başta sera, meyve, sebze bahçeleri olmak üzere hemen her alanda  ekonomik su kullanımı sağlayan bir yöntemdir.  Damlama sulama yöntemi ile tarım alanlarında verimlilik ve ürün kalitesinde artış, daha az gübre kullanımı, tarımsal hastalıklarda azalmalar ve buna bağlı olarak ilaç tüketiminin azalması,  en önemlisi daha az su kullanımı ile kısıtlı olan sulama su kaynaklarının korunmasına yardımcı olabilmektedir.

  • Mini-spring Yöntemi:

Yağmurlama sulama ile damla sulama arasında bir yöntem olup, ince borularla tarlaya dağıtılan su küçük yağmurlama başlıkları ile araziye dağıtılmaktadır. Meyve bahçelerinde ağaç altları için uygundur. 

  • Toprak Altı Sulama Yöntemi:

Toprak altı sulama sun’i yolla toprak altına su ilavesiyle taban suyu seviyesinin düzenleme faaliyeti olarak tanımlanabilir. Bu yöntemde su seviyesi kök bölgesinde su ve hava miktarının en iyi şekilde kombine edilmesini sağlayacak yükseklikte muhafaza edilmektedir. 

 2.6. SANAYİ  SUYU

Önemli üretim etmenlerinden biri olan su, sanayide ilgili proseslerin farklı ihtiyaçların karşılanması için gereklidir. Sanayi suyu elektrik santrallarındeki soğutmadan, kazan besleme suyuna, çelik sanayinden tarımsal ve hayvancılık ürünlerinin işlenmesine ve üretimine,  elektronikten, boya sanayine, hatta bazı gıdalar, ilaç, aşı ve eczacılık sanayilerinde kullanılan saf suya kadar birçok alanda kullanılmaktadır.

Türkiye’de sanayide 8 milyar metreküp civarında su kullanılmaktadır. Bu dağılımda sanayinin kullandığı su miktarı toplam kullanılan suyun yaklaşık  %20’sine yakındır.

Sanayide su soğutma ve ısıtma, enerji ve basınç aktarımı, temizlik,  dezenfekte etme, yapıştırma, sertleştirme, kıvam ve şekil verme, hazırlama, üretim vb. birçok işlemde kullanılmaktadır.

Sanayide kullanılan suyun kalitesi sanayi koluna ve yapılan işleme göre farklılık gösterebilir.

Tercihan bütün sanayi kollarında kullanılan su içme ve kullanma su kalitesinde olmalıdır. Ancak; içme ve kullanma sularının kısıtlılığı göz önüne alınırsa bazı proseslerde içme ve kullanma suyu kalitesinde olmayan sularda kullanılabilir. Gıda, ilaç ve eczacılık sanayi gibi alanlarda kullanılan su içme ve sulanma su kalitesinde hatta daha iyi durumda olmalıdır. Ancak, kapalı sistemde soğutma, ısıtma, enerji ve basınç aktarımı işlemlerinde kullanılan suların içme ve kullanma suyu kalitesinde olması gerekmeyebilir. Hatta bu proseslerde içme ve kullanma suları kullanılmamadır. Yüksek mineralli sular bile kullanılabilir. Dikkat edilmesi gereken özellik bu suların kapalı sistemler içinde dolaşması ve çalışan ve üretilen ürün ile temasının olmamasının sağlanmasıdır.

Sanayide kullanılan suyun bir diğer özelliği de proses sonrasında kirlenebilmesi ve atıksu olarak kanalizasyon veya doğaya salınmasıdır. Ülkemizde Su Kirliliği Yönetmeliği’ne uygun deşarjların yapılması önemlidir. Bununla birlikte ilgili yönetmelikte sanayi kollarına göre kirleticiler için verilen sınır değerler farklı olmasına rağmen, deşarj edilen suyun, olabildiğince en düşük düzeyde, hatta birkaç kez arıtılarak deşarj edilebilmesi ve hatta yeniden kullanılabilmesi hem çevrenin, hem de su kaynaklarının korunması açısından gerekli ve önemlidir.

2.7. JEOTERMAL SULAR

Jeotermal kaynak, 5686 sayılı olacak Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanunu’nda,  Jeolojik yapıya bağlı olarak yerkabuğu ısısının etkisiyle sıcaklığı sürekli olarak bölgesel atmosferik yıllık ortalama sıcaklığın üzerinde olan, çevresindeki sulara göre daha fazla miktarda erimiş madde ve gaz içerebilen, doğal olarak çıkan veya çıkarılan su, buhar ve gazlar ile yeraltına insan düzenlemeleri vasıtasıyla gönderilerek yerkabuğu veya kızgın kuru kayaların ısısı ile ısıtılarak su, buhar ve gazların elde edildiği yerler şeklinde tanımlanmaktadır.

Aynı kanuna göre jeotermal kaynaklar, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olup bulundukları arzın mülkiyetine tâbi olmadığı, bu nedenle kaynağa ilişkin faaliyetlerin yapılabilmesi için ruhsat alınmasının zorunlu olduğunu vurgulamaktadır.

Jeotermal enerji yerkabuğunun derinliklerinde birikmiş ısının oluşturduğu bir enerji türüdür. Bu ısı yeryüzüne doğal olarak sıcaksu kaynakları ve buhar şeklinde veya sondajlarla çıkartılan sıcaksu ve buhar şeklinde ulaşmaktadır. Doğrudan veya başka enerji türlerine dönüştürülerek de ekonomik olarak kullanılabilir.

Yeraltına sızan sular, burada gözenekli ve geçirimli özelllikleri bulunan kayalarda toplanır. Hazne kayalar üzerinde geçirimsiz örtü kaya vardır. Yerkabuğunun kırık ve çatlaklarında dolaşan sularla bu ısı ile karşılaştığında ısınmasına ve yeryüzüne çıkıp kullanılabilmesine “hidrotermal sistem” denir.

Jeotermal kaynaklar akışkanların sıcaklıklarına ve taşıdıkları ısı enerjisine bağlı olarak düşük entalpili (akışkan sıcaklıkları 160 °C’den küçük), orta entalpili (akışkan sıcaklıkları 160 °C – 190 °C arasında), yüksek entalpili (akışkan sıcaklıkları 190 °C’den büyük) olarak ayrılmaktadırlar. Genel anlamda düşük ve orta entalpili kaynaklar özellikle tarımda, konutlarda, şehirlerde sokaklarda, havaalanlarında pistlerde ısıtma; orta ve yüksek entalpili jeotermal akışkanlar elektrik enerjisi üretime; düşük entalpili akışkanlar ise kaplıcalarda sağlık amaçlı olarak kullanılabilmektedir. 

Kaplıcalar, maden sularının yeryüzüne çıktığı kaynarcalar ile bunların çevresinde kurulan hamam, havuz, klinik, kür merkez gibi tedavi ve motel, otel gibi konaklama tesislerinden oluşmaktadır. Kaplıcaların kurulması ve işletilmesi, Sağlık Bakanlığı tarafından çıkarılan Kaplıcalar Yönetmeliği’ne göre yapılmaktadır.

Enerji amaçlı kullnılan suları iki ana başlıkta incelemekte yarar vardır: Jeotermal Enerji ve Hidroelektrik Santraller.

Jeotermal Enerji:

Jeotermal enerji, jeotermal kaynaklardan elde edilebilen enerji olarak tanımlanabilir. Jeotermal kaynaklar akışkanların sıcaklıklarına ve taşıdıkları ısı enerjisine bağlı olarak düşük entalpili (akışkan sıcaklıkları 160 °C’den küçük), orta entalpili (akışkan sıcaklıkları 160 °C – 190 °C arasında), yüksek entalpili (akışkan sıcaklıkları 190 °C’den büyük) olarak ayrılmaktadırlar. Genel anlamda düşük ve orta entalpili kaynaklar özellikle tarımda, konutlarda, şehirlerde sokaklarda, havaalanlarında pistlerde ısıtma; orta ve yüksek entalpili jeotermal akışkanlar elektrik enerjisi üretime; düşük entalpili akışkanlar ise kaplıcalarda ve sağlık amaçlı olarak kullanılabilmektedir.

Ülkemizde bugüne kadar bulunan jeotermal alanların %95’i ısıtma amaçlı uygulamalara uygun sıcaklıkta olup 30 °C’nin üzerinde toplam 140 jeotermal alan yer almaktadır. 140 jeotermal alana karşılık açılan kuyu sayısı 200 olup dünya standartlarına göre oldukça azdır.

Jeotermal enerji hidrolik, güneş, rüzgar vb gibi tükenmez enerji gurubundandır. Bu nedenle er ya da geç tükenirliği olan kömür, petrol doğal gaz, bitümlü şist, nükleer enerji kaynaklarına oranla çok uzun ömürlü olarak kabul edilmektedir.

Fosil ve nükleer kaynaklı enerji üretimlerine kıyasla çok daha az veya kabul edilebilir sınırlar içerisinde çevre sorunlarına neden olur. Jeotermal enerjide özellikle elektrik dışı uygulamalarda ulusal teknoloji kolaylıkla geliştirilebilir. Genellikle elektrik açığının fazla olduğu Batı ve Kuzeybatı Anadolu’da yüksek entalpili elektrik üretimine elverişli kaynaklar, Orta ve Doğu Anadolu’da ise ısıtma amcıyla düşük entalpili kaynaklar bulunmaktadır.

Jeotermal enerjinin yenilenebilirliği, tükenmezliği ve bunlara bağlı olarak maliyetinin diğer enerji türlerine göre %50-70 oranında ucuz olması, devreye girme çabukluğu, ülkemiz düzeyinde dağılımı düşünüldüğünde diğer enerji kaynaklarına göre önemi ortaya çıkmaktadır.

Hidroelektrik Santraller

Suyun akış ve düşüş gücünden yararlanılarak alternatöre bağlı türbinin hareket ettirilmesi ile elektrik enerjisi üretilebilmektedir. Bu tür santrallerde, en yaygın olarak barajlarda biriktirilen sular kullanılmaktadır. Çoğu zaman santraller barajlardan çok uzakta bulunur, su türbinlere betondan ya da çelik çemberli ve güçlü borularla ulaştırılır. Son zamanlarda, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde olduğu gibi baraj yapılmadan, akarsulara benzer düzenekler kurularak elektrik enerjisi üretilebilmektedir. 450 m yükseklikten düşen 1 m3 su 1kWs’lik enerji üretebilmektedir.

Ülkemiz hidroelektrik enerji potansiyeli bakımından zengindir. Özellikle Doğu Anadolu Bölgesi yüksek ve engebeli arazi yapısı nedeniyle hidroelektrik enerji üretimi bakımından ilk sırada yer almaktadır. Ülkemizde elektrik gereksinimimizin %25’i hidroelektrik santrallerden sağlanmakta ve bu bakımdan termik santrallerden sonra 2. Sırada yer almaktadır. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 2009 verilerine göre, Türkiye’nin hidroelektrik potansiyelinin 140 GWh’lik bölümü ekonomik olarak değerlendirilebilir durumdadır.  Bu da HES potansiyelinin ancak %37 civarındaki bir kısmını oluşturmaktadır.

Dünyada her on yılda, enerji ihtiyacı yaklaşık olarak 2,5 kat artmaktadır. Buna karşılık petrol, kömürü ve doğalgaz miktarları gittikçe azalmaktadır. Hatta dünyayı 100 yıl içinde ciddi enerji hammadde krizinin beklediği vurgulanmaktadır.  Bu nedenle enerjide su kaynaklarının kullanılması, önemini giderek artıracaktır. Bu avantajının yanında jeolojik düzenlemeler ile suyun toplanmasının sağlanması, su altında kalan arazi için ödenen istimlâk bedelleri nedenleri ile ilk yatırım maliyetinin çok fazla olması dezavantajıdır. Ancak, yatırım maliyeti yüksek olmasına rağmen işletme maliyetinin düşüklüğü ve diğer santrallere göre daha uzun ömürlü olması tercih nedenleridir.

Barajların elektrik enerjisi üretimi yanında selleri önlemesi, tarımsal sulamaya olanak sağlaması, balıkçılık yapılabilmesi, rekreasyon alanlarının oluşturulmasına da yardımcı olabilmektedir.

3. SU KİRLİLİĞİ

3.1. TANIM VE NİTELİĞİ

Kaynağından çıkıp kullanılacağı ana kadar en kolay ve en çok kirlenen madde sudur. Çünkü su eritir, taşır, bırakır ve akar. Bu yüzden hemen her aşamasında kirlenmeyi engelleyecek tedbirler alınmalıdır. İstenilmeyen atıkları uzaklaştırmak için hep su kullanılmıştır. Irmaklar, kanallar, göller ve denizler akla gelebilecek her tür çöp için bir havuz vazifesi görmektedir.

Su kirliliği veya su kirlenmesi, istenmeyen zararlı maddelerin, suyun niteliğinin bozulmasını, ölçülebilecek oranda etkileyebilecek miktar ve yoğunlukta suya karışması olayıdır. Başka bir tanımla ise; “Su kirliliği insandan kaynaklanan etkiler sonucunda ortaya çıkan, kullanımı kısıtlayan ya da tamamen engelleyen, ekolojik dengeyi bozan nitelik değişimidir.”

Suyun içinde uzun süre bakteri ve enzimlerle ilişki halinde bulunan bir çok materyal özellikle de organik bileşikler zamanla yıkıma uğrayarak veya çözünerek ortadan kaldırılırlar. Bu şekilde dekompoze olan atık maddelere “biodegradable” maddeler denir. Bu tür maddeler metaller, plastikler ve bazı klorlu hidrokarbonlar gibi uzun süre kalıcı olan maddelerle karşılaştırıldıklarında azınlıkta kalırlar. Ama yıkılabilen maddeler de bir su kaynağına uzun süre zarar verebilir.

Uluslararası bir sağlık sözleşmesi niteliğinde olan Alma-Ata bildirgesinde sıralanan temel sağlık hizmetlerinde “temiz su sağlanması ve sanitasyon” maddesi de vardır ve vazgeçilemez olarak değerlendirilmektedir.

1977 yılında UNEP ve WHO tarafından GEMS (Global Environment Monitoring System) / Water Monitoring Project çalışması tüm dünya çapında 344 istasyonda (240 ırmak, 43 göl ve 61 yüzey suyu) başlatılmıştır. Bu çalışmalar göstermiştir ki su kirliliği sadece az gelişmiş ülkelerin değil tüm dünya ülkelerinin problemidir. Fakat gelişmiş ülkelerde çeşitli yaptırımlarla kirli atıkların sulara arıtıldıktan ve dezenfekte edildikten sonra atılması sağlanmakta ve su kirliliğinin meydana getirebileceği zararlar ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Bunun yanında bırakın su temizleme tekniklerine sahip olmayı, kullandığı suyun içinde zararlı bir şey olup olmadığından bile haberi olmayan birçok az gelişmiş ülke, su kirliliğinin verdiği zararları tüm çarpıcılığı ile yaşamaktadır.

Su kirliliği:

a. Su kaynaklarının kirlenmesi  

Endüstriyel Kirlenme: Günümüzde tatlı su kaynaklarının kirlenmesinin en büyük sebebidir. Likit yağ fabrikaları, şeker fabrikaları, deri sanayi, gübre fabrikaları gibi sanayi kuruluşları başta olmak üzere birçok sanayi kuruluşu özellikle organize sanayi bölgelerinin yakınlarındaki tatlı su havzaları giderek artan bir hızda kirlenmektedir.

Isıl kirlenme: Nükleer santraller, enerji santralleri ve değişik sanayi tesisleri, sistemi soğutma amacıyla tatlı su kaynaklarını (içme suyu kalitesine dönüşebilecek kalitede su) kullanabilmektedir. Bunun sonucunda ısınan su tekrar doğaya bırakılarak ekolojik dengeyi bozabilmektedir. Doğal su kaynaklarındaki sucul yaşamın etkilenmesi sonucu biyolojik yaşam ve ekolojik denge etkilenmektedir. Endüstriyel kirlenmenin bir parçası gibi düşünülse de ısıl kirlenmede su kaynağı içme suyu kaynağı olma özelliğini yitirmemektedir.

Tarımsal Kirlenme: Tarımda kullanılan gübreler ve zararlılara karşı uygulanan pestisidler tarımsal kirliliğin temel sebebidir. Toprak erozyonunun etkili olduğu alanlar da kirliliğin diğer sebebidir.

Evsel Kirlenme: Uygun şekilde toplanmayan evsel katı atıklar ve kanalizasyon sistemi olmayan yerlerdeki kanalizasyon suları yerüstü ve yer altı sularını kirletirler. Uygun bir katı atık yönetim sisteminin, sağlam bir kanalizasyon sistemleri ve atıksu arıtma tesislerinin kurulması  su kaynaklarını da koruyacaktır.

b. Su arıtım ve dağıtım sisteminden kaynaklanan kirlilikler

Konutlar, sanayi kuruluşları, enerji santralleri ve buna benzer kuruluşlardan kaynaklanan atıksular çevreye verilmektedir. Bunlar, yüzey sularına ve yer altı sularına karışarak su kaynaklarını kirletmektedir. Bu zararlı atık suların başlıca kaynakları birbirinden farklı olarak endüstriyel kirlenme, evsel kirlenme, tarımsal kirlenme ve ısı kirlenmesi gibi çeşitli su kaynaklarının kirlenme şekilleridir.  Çoğunlukla eski ve hasar görmüş şebeke sisteminden kaynaklanmaktadır. Ancak mühendislik hataları sonucu veya kullanıcı hatalarından kaynaklanan çapraz bağlantı noktaları, geri emilime (back syphonage) neden olarak şebeke suyunun kirlenmesine neden olabilmektedir.

Dağıtım sistemi ile ilgili kirlilik sebeplerini de aşağıdaki gibi gruplandırmak mümkündür.

Su arıtım ve dezenfeksiyonda yetersizlikler: Su, şebekeye verilmeden önce mutlaka dezenfekte edilmelidir. Dezenfeksiyonda genel olarak rezidüel etki sağlaması nedeniyle klor kullanılmaktadır.  Çünkü bütün dünyada büyük miktarlarda sular için kulanılan en uygun dezenfeksiyon yöntemi klorlamadır. Ozonlama, ultraviyole gibi diğer yöntemler klorlama ile birlikte kullanılmak üzere dezenfeksiyon aracı olarak kullanılabilir. Tek başına dezenfeksiyon için yeterli değillerdir. Çünkü klordan başka kalıcı dezenfeksiyon sağlayan bir yöntem yoktur. Dezenfeksiyon yöntemlerinin birbirlerine göre üstünlükleri ile avantaj ve dezavantajları vardır.

Şebeke yetersizlik ve hasarları: Kentlerin plansız bir biçimde genişlemesi, plansız kentleşme ve nüfus artışı gibi sorunlar beraberinde altyapı sorunlarını getirmektedir. Altyapı sorunlarının başlıcası, su dağıtım şebekesinin yetersiz kalması, gereksinimi karşılayamaması ve eskiyen bölümlerinin yenilenememesidir. Bunun sonucu olarak sisteme temiz arıtılmış ve dezenfekte edilmiş su verilse bile şebekedeki delik ve sızıntıları nedeniyle veya geri emilim nedeniyle su tüketiciye ulaşmadan önce kontamine olacaktır. Bu sorun şebekenin kontrolü, yenilenmesi ve basıncının izlenmesi ile çözülebilir. Ancak, ülkemiz gibi şehir şebeke sistemleri sorun olan ülkelerde kontominasyona karşı en etkin çözüm klorlamadır. Şebekede ilerleyen suyun karşılaşabileceği olası kirlenmeleri yok edecek en güzel dezenfektan  kalıcı dezenfekiyonu sağlayan klordur.

Geri emilim: Dünyada birçok ülkede görülen hastalık salgınlarının sebebi irdelendiğinde şebekeye geri emilimin sorumlu olduğu saptanmıştır.

3.2. SUDAN KAYNAKLANAN RİSKLER

Sudan kaynaklı riskler fiziksel (sıcaklık, radyoaktif madde ile kontaminasyon sonucu radyasyona maruz kalma), kimyasal (toksik mineraller, organik maddeler, toksinler) ve mikrobiyolojik riskler (patojen virüs, bakteri, parazitler) seklinde 3 başlıkta toplanmaktadır.

Tüm bu risklerle ilgili olarak dikkate alınması gereken nokta risklerin önemlerine göre bir sıralamaya sokulmalarıdır. Böylelikle konuya rahatça odaklanılarak gerek su kalitesinin yönetiminin daha iyi bir şekilde yapılması sağlanabilir, gerekse de su kalitesi açısından tehdit oluşturabilecek kritik öğeler saptanabilir.

3.2.1. Sudan Kaynaklı Fiziksel Riskler

Suyun yerkabuğunda deiğşik katmanlardaki hareketliği, nükleer santraller, nükleer silah sanayi ve radyoaktif maddelerin kullanıldığı diğer alanlar nedeniyle su ciddi düzeylere varacak nitelikte kirlenebilmektedir. Suyun sıcaklığı içindeki canlıların yaşamı için çok önemli bir parametredir. örneğin, sanayi prosesi olarak temiz bile olsa sıcak suyun deniz, göli dere gibi alanlara bırakılması orada yaşayan mikro ve makro canlıları, hatta o sudan yararlanan diğer canlıları olumsuz yönde etkileyebilmektedir.

3.2.2.Sudan Kaynaklı Kimyasal Riskler

Suyun değişik katmanlardaki hareketliliği, suyun çözücü özelliği ve suyun özellikle sanayi, tarım ve evsel atıklarla kirletilmesi sonucu suyun içinde olmaması gereken veya belirli sınırları aşmaması gereken kimyasallar olabilir. Bu kimyasallar sağlık üzerinde akut, kronik hatta genetik etkiler gösterebilir.                                 

Suyun kimyasal kirliliği dünya çapında giderek artan bir sorundur. Kimyasal kirliliğin en önemli tehlikesi kirlilik oluştuğu andan itibaren geri dönüşün, arıtımın çok zor, pahalı ve zaman alıcı olmasıdır. Göl ve akarsularda yapılan çalışmalarda kirletici kaynak yok edilse bile kirletici düzeyinin 15-20 yılda geri dönmediği saptanmıştır.

Cıva, arsenik, kurşun, krom ve diğer metaller ile kalıcı organikler başlıca kimyasal kirletici etkenleridir. Bu kirleticilerin asıl kaynağı tarımsal ve endüstriyel faaliyetlerdir.

Sudaki bazı kimyasal maddeler ve etkileri Tablo 2’de sunulmuştur.

Tablo 2. Özellikle yer altı suları olmak üzere içme ve kullanma sularında bulunabilen kimyasalların bulaşma kaynağı ve sağlık etkileri.

KirleticiKaynakOlası Sağlık ve-veya Çevresel Etkileri
AlüminyumMadencilik sahalarında “asit kaya drenajı” denilen olay sonrasında açığa çıkabilir, yer altı sularını kirletebilir.İçme ve kullanma suyu renkli ve bulanıktır. Arıtım işleminden sonra bile bu kontaminasyon devam edebilir.
AntimonKatı atıkların yanması sonucu havaya yayılabilir, hava yoluyla insanlara kadar ulaşır, yağmurla yer altı sularına karışabilir. Sanayi tesislerinin seramik, cam, pil, dinamit ve havai fişek gibi patlayıcı yanıcı maddelerden havaya yayılabilir.Yaşam süresinin kısalmasının nedenlerinden sayılmaktadır. Antimon etkilenimine bırakılan deney hayvanlarında kan glükoz, kolesterol düzeylerinin değiştiği bilinmektedir.
ArsenikÇevrede doğal olarak içme sularında ve gıdalarda bulunmakla birlikte toksik düzeylerde olabilmesi endüstriyel faaliyetlere bağlıdır. Pestisit kullanımı, sanayi atıklarıyla temas, maden eritme uygulamalarının (özellikle bakır, kurşun, çinko)  yapıldığı iş kolları …Akut veya kronik arsenik zehirlenmesine neden olabilir. Özellikle çocuklarda arsenikozis karaciğer ve böbrek hasarı olan hastalarda mutlaka araştırılmaldır. Cilt bulguları olan ve kan hemoglobin düzeyini değiştiren bir etmendir. Olası karserojen bir maddedir.
BaryumBazı kireç taşlarında, kum taşlarında ve kum ocaklarında, çimento fabrikalarının yakınlarındaki yer altı sularını kullananlarda etkilenim olasılığı yüksektir. Kardiyak, gastrointestinal, ve nöromüskuler problemleri olan çocuklarda bu tür kireç, ocağı, kum ocağı, çimento fabrikasına yakınlık etken olabilir.Kardiyak, gastrointestinal, ve nöromüskuler etkileri olan bir maddedir. Hayvan deneylerinde hipertansiyon ve kardiyak toksisite ile ilişkili olduğu bulunmuştur.
BerilyumDoğal olarak toprağın yapısında vardır. Toksik düzeyde   etkilenimelektirik sektörü, nükleer ve uzay sanayi ürünleri ve yan ürünlerinde toksik düzeylerde bulunabilir. İçme ve kullanma sularına bulaşabilir. Ayrıca, madencilik sektörü, uygusuz atık yok etme işlemleri, bitki üretim ve işleme sürecinde etkilenimtoksik düzeylere ulaşabilir. Toksik düzeye ulaşmasa da petrol, kömür ve kayalarda düşük konsantrasyonlarda bulunur.Akut ve kronik toksisiteye neden olabilir akciğer ve kemiklerde hasar oluşturabilir. Olası karsinojen grupta sınıflandırılmıştır. Kanserli çocuklarda, kemik ve akciğer patolojisi olan çocuklarda sorgulanması gereken bir etmendir.
KadmiyumKayalarda, kömür ve petrol ürünlerde düşük konsantrasyonlarda da olsa bulunur. Asidik yapıdaki yüzey sularında ve yeraltı sularında bulunabilir. Metal kaplama sektörü, sanayi atık sularının çevreye deşarjı sonucu yer altı ve yerüstü içme ve kullanma suları kontamine olabilir. Boru sanayi, boya sanayi, akü ve pil fabrikaları çöplük çevresinde, plastik ürün fabrikalarının çevresinde yaşamak risk faktörü olarak algılanmalıdır.Karaciğer, böbrek ve kan basıncının yükselmesi gibi hasarlara yol açan bir maddedir. Ayrıca, anemi, testiküler hasar ve eritrosit hasarı nedenidir. Sucul yaşamı etkiler. Bu nedenlerle testiküler sorunu olan bir çocukta, anemik bir çocukta kan kadmiyum düzeyi yanında yan tarafta sıraladığım sektörlerden olabilecek etkilenimanamnez alırken ayrıntılı olarak sorgulanmalıdır.
Klorİçme sularını dezenfeksiyonu amacıyla kullanılan klorun herhangi bir sağlık etkisi olduğuna dair çalışma bulunmamaktadır. Klorlu su kanser yapar vb. rivayetler tamamen yanlıştır. Çünkü Uluslararsı Kanser araştırma kurumu (IARC)nun açıkladığı üzere, içme suların katılan klorun kanser etksi olmadığı açıkça bildirilmiştir.Akut ishal vb. gastrointestinal sistem hastalığı nedeniyle başvuranlara bölgenin sularının klorlanıp klorlanmadığı sorulabilir ya da ölçümü takibi yapılabilir. Suda bulunmasından çok bulunmaması daha büyük sorunlara yaratabilen bir kimyasaldır.
KromAtık yakma işlemi sonrasında, madencilik faaliyeti sırasında açığa çıkabilir yer altı sularını kontamine edebilir. Fosil yakıtların yanması sonucu ortaya çıkan maddelerdendir. Krom kaplama boru,tesisat parçaları ve kapkacağın suyla teması ile suya geçebilir.3 değerlikli krom besinsel olarak esansiyeldir. 6 değerlikli olanı çok toksiktir. Yüksek dozları böbrek ve karaciğer hasarına neden olabilir. İnternalhemoraji, solunum sistemi sorunları, dermatit, deri ülserleri yaptığına dair yayınlar vardır.
BakırEvsel atıkları yakma işlemi sonrasında, madencilik faaliyeti sırasında açığa çıkabilir. Bakır kaplı metallerin yiyecek içecekle teması toksisite nedeni olabilir.Mide barsak sisteminde distress, karaciğer ve böbrek hasarı, yüksek dozlarda anemi sebebidir. Algler ve bitkiler için toksiktir.
SiyanürElektrik kaplama sektöründe kullanılır. Çelik ve plastik sanayinde gübre üretiminde ve uygunsuz atık yok etme prosedürü esnasında açığa çıkar. Oral yoldan alınabilir.Dalak, beyin ve karaciğer için hasar verici olabilir.
FlorürSanayide geniş çaplı kullanılır ve belediye su arıtımında ilave edebilir. Doğal olarak ta bulunabilir. Normal düzeyleri gereklidir ancak aşırı yüksek düzeyleri önemlidir.Yüksek konsantrasyonlarda dişlerde lekelenmeye neden olabilir. Çok yüksek konsantrasyonlarda kemik gelişimini bozabilir. Kan düzeyi takibine gerek yok ancak çevresel su analizi takibinde incelenmesi gereken bir parametredir.
SertlikSuya sertliğini veren kalsiyum ve magnezyumun sülfat ve karbonat tuzlarıdır. Suyun sertliğinin fazla olması herhangi bir sağlık sorunu yaratmazSu borularına tıkayıcı etkisi olabilir. Çocuklardaki herhangi bir sağlık sorununu suyun sert olması ile bağlantılandırmak yanlıştır. Tam tersine sert suların kalp krizinden koruyucu etkisi olduğuna dair çalışmalar vardır.
DemirEndüstriyel atıklardan içme sularına bulaşabilir.Yüksek demir içeren su içilince acımsı metalik bir tat verir. Sağlık etkisi olduğuna ilişkin çalışma yoktur.
KurşunKurşunlu benzin kullanılan yerlerde asit yağmuru sonrasında sulara kurşun geçebilir, ayrıca, sanayi emisyonları toprağa ve suya karışabilir. Kömür ve madencilik işlemleri sırasında da toprak ve suya karışıp oral yoldan insanı etkileyebilir.Kan biyokimyasını etkiler, Özellikle bebek ve küçük çocuklarda fiziksel ve mental gelişimi geciktirir. Öğrenme güçlüğü, duyma sorunlarının sebebidir.  Diğer ağır metallerin kan düzeyi takibi yapıl(a)masa bile kan kurşun düzeyi mutlaka (en az yıllık) takip edilmelidir. Ayrıca kurşun, olası karsinojen grubunda sınıflandırılmıştır. Erişkinlerde de kan basıncını arttırdığını bildiren yayınlar vardır.
Civaİnorganik veya organik civa şeklinde çevreye endüstriyel tesislerden yayılabilir. Buharı ile etkileyebildiği gibi en önemli etkilenim yolu su ürünlerinin yenmesidir.  Pesitistlerde de bulunur. Tarım ilacı etkileniminde düşünülmesi gereken bir etkendir. Yanma ürünleri sonucu buharı havaya karışıp solunum yoluyla da etkileyebilir. Elektirik sanayi, pil, kablo üretimi vb. kullanıldığı diğer sektörlerdir.Merkezi sinir sistemi için toksik bir ağır metaldir. Akut olarak böbrek ve sinir sistemi hasarına neden olabildiği gibi birikim etkisi ile uzun vadede sorun oluşturabilir.  Her sinir sistemi sorunu düşünülen çocuğun kan cıva düzeyi mutlaka bakılmalı… Böyle bir durumda çevrede su, hava vb. cıva düzeyi bakmak yerine su ürünlerinin cıva yönünden analiz edilmesi yapılması gereken ilk iştir.
Nitrat -NitritYa içme sularında doğal olarak nitrat yüksektir, Ya nitrit katkı maddeli et et ürünleri etkilenimi söz konusudur. Ya da ve en büyük olasılıkla yer altı suları gübrelerle kontaminedir.Bebeklerde mavi bebek sendromu veya methemoglobinemi olması durumunda nitrat etkilenimi düşünülmelidir.
Tablo-2

 3.2.3. Sudan Kaynaklanan Mikrobiyolojik Riskler ve Enfeksiyöz Hastalıklar

Kısa vadeli riskler arasında mikrobiyolojik kökenli olanlar bu tür risklerin en ciddi ve iyileştirilmesi en zor olanlarıdır. Bu sebepten ötürü suların mikrobiyolojik kaliteleri sıkça yapılan kontrollerle güvence altına alınmalıdır. Bu kontroller gerek doğrudan yapılan patojen araştırmaları ile gerekse de fekal kontaminasyon göstergelerinin araştırılması ile gerçekleştirilebilir.

Mikrobiyolojik riskler, gelecekte yaşam süresi giderek artan nüfusun bağışıklık sistemi nüfusun artan yaş düzeyi ile azalacak olacağından çok daha fazla önem kazanan riskler olacaktır.

Enfeksiyöz ishaller, dizanteri, giardiyaz, barsak parazitozları, dracunculiasis, tifo ve paratifo, yersinya enfeksiyonu, kolera, hepatit A ve E, trahom, sıtma, şistosomiazis, dengue humması, mantar hastalıkları, legionella enfeksiyonu, leptospira enfeksiyonu, kampilobakter enfeksiyonu, norwalk vb virüs enfeksiyonu, siyanobakteri toksikozları, onchocerciasis, fluorosis vs.dir.

Su ile ilişkisi olan enfeksiyon hastalıkları 1972 yılında bulaşma yolları dikkate alınarak sınıflandırılmış ve daha sonra birçok kaynakta bu sınıflama kullanılarak değerlendirmeler yapılmış, sınıflandırmada kullanılan bazı terimler Türkçe’ye çevrilmiştir. Bradley’in sınıflandırmasına göre hastalıklar dört ana gruba ayrılmıştır. Sudan’da bir göçmen kampında su tanklarından kaynaklanan menenjit olguları saptandıktan sonraBradley’in 1972’de yaptığı sınıflamaya “water-collectionrelated” hastalıklar ayrı bir grup olarak dahil edilmiştir. Suyla bulaşan hastalıkların 5 ana grupta sınıflandırılması önerilmektedir.

a. Su-bulaşık Hastalıklar (water-borne

Suya patojen mikroorganizmaların bulaşması sonucu meydana gelebilecek hastalıklardır (tifo, kolera, viralhepatit-A)

Korunma: Suyun temiz tutulması

b. Su-kıt Hastalıklar (water-scarce)

Su yokluğundan kaynaklanan hastalıklar (skabies, trahom, basilli dizanteri)

Korunma: Yeterli su temini

c. Sudan-gelen Hastalıklar (water-based)

Suda yaşayan canlılarla bulaşan hastalıklardır. (şistozomiasis)

Korunma: Suda yaşayanların kontrolü, suyun temizliği

d. Su-ilişkin Hastalıklar (water-related)

Su ile bağlantılı vektörlerle bulaşanlar (sıtma, danq fewer)

Korunma: Suda yaşayanların kontrolü, suyun temizliği

e. Su Depolamaya İlişkin “water-collection-related” Hastalıklar

Depolanmış sulardan ve taşıma araçlarından kaynaklanabilecek sorunlar (menenjit)

Korunma: Suyun sağlıklı koşullarda taşınması ve saklanması.

Hastalıkların sınıflandırılması etkenin saptanmasına yönelik olarak fonksiyonel bir sınıflandırma değildir. Oysa önemli olan sudaki kirleticinin kaynağını araştırmak için yapılan çalışmalara yol gösterici olmasıdır. Bu amaçla, suyla bulaşan hastalıkların oluşturduğu salgınların en sık görülen nedenleri bilinmeli ve tedbirler buna göre alınmalıdır.

En sık görülen su kaynaklı salgın sebepleri, Stenstrom ve arkadaşları tarafından aşağıdaki gibi sınıflandırmıştır:

  • Ham su kaynağının atık su ile kontamine olması ve/veya dezenfeksiyonun yetersiz olması,
  • Dezenfeksiyon yapılmaması,
  • Çapraz bağlantı nedenli geri emilim olayları,
  • Su şebekesine yeni bağlantılar ve bakım onarım çalışmaları.

Ancak su kaynaklı salgınların sebeplerini yukarıda verilen “su kirliliğinin sebepleri” şeklinde gruplamak daha fonksiyonel olacaktır. Böylece alınması gereken önlemler sistematik olarak eksiksiz ve bilimsel olarak alınabilecektir.

3.3. SUYUN KULLANIMI ETKİLEYEN FAKTÖRLER

3.3.1. Suların Sertlik Dereceleri Ve Sağlık Etkileri

Sertlik terimi, suda bulunan polivalan iyonların sayısını, başta kalsiyum ve magnezyum olmak üzere baryum, demir, manganez, stronsiyum ve çinko miktarını belirtmek için kullanılır.

Suyun sertliğinin geleneksel ölçütü; belirli miktarda suda köpük oluşması için gereken sabun miktarıdır. Sert sular köpürmez veya köpük oluşması daha çok sabun harcamak gerekir. Yumuşak sular ise çok az miktarda sabunla bile köpürürler. Yumuşak suların bu özelliği deterjan ve sabun reklamlarında sıklıkla kullanılarak reklamı yapılan ürünün kolay köpürdüğü izlenimi verilmeye çalışılmaktadır.

Sertlik ölçütü olarak sıklıkla litredeki kalsiyum karbonat miktarı miligram eşdeğeri olarak kullanılır. Litrede 60 mg daha az kalsiyum karbonat içeren sular genellikle yumuşak olarak kabul edilir. Suların sertliği 100 ml (veya 1 litre) suda kalsiyum oksit veya karbonatlarının miktarı ölçü alınarak miliekivalen veya “sertlik derecesi” birimi ile ifade edilse de içme suyu ile ilgili ölçümlerde miliekivalanden ziyade sertlik derecesi birimleri tercih edilir.

Kalsiyum ve magnezyumun bikarbonat tuzları Ca(HCO3)2 ve Mg(HCO3)2 “geçici sertliği” (karbonat sertliğini), kalsiyum ve magnezyumun klor, sülfat, nitrat, fosfat ve silikat tuzları ise “kalıcı sertliği” (karbonat dışı sertlik) meydana getirirler. Kalıcı ve geçici sertlik birlikte “toplam sertliği” veya “bütün sertliği” oluştururlar.

Suların sertlik derecesini ölçülebilmesi için kullanılan pratik yöntem sabun solüsyonu yöntemidir. Bu yöntemde; sertliği veren Ca ve Mg elementleri, sabundaki Na ve potasyumun yerine geçerek suda erimeyen bileşikler yapar (herkes tarafından bilinen sert suların zor köpürmesinin nedeni budur).

Suların sertlik derecesini ifade etmek için kullanılan birimler değişiktir. Ülkemizde Fransız sertlik derecesi kullanılır. Bu ölçüme göre; bir sertlik derecesi litrede 10 mg kalsiyum karbonata eşittir. Çok yumuşak sular 0-7,2 sertlik derecesinde, çok sert sular 54 ve daha fazla sertlik derecesindedir.

Çeşitli ülkeler farklı sertlik dereceleri kullanmaktadır, bunlar arasında en sık kullanılanları ve karşılığı olan kalsiyum oksit veya bikarbonat miktarları şu şekildedir;

  • 1 Alman sertlik derecesi= 100 ml suda 1 mg CaCO3
  • 1 Fransız sertlik derecesi=100 ml suda 1 mg CaCO3
  • 1 İngiliz sertlik derecesi =700 ml suda 10 mg CaCO3
  • 1 ABD sertlik derecesi =100 ml suda 0,1 mg CaCO3

Su sertliği genellikle litre başına miligram sertlik olarak (mg / L) ifade edilir. ABD Water Quality Association’a göre sertlik sınıflandırması yapılırken  sülfat, klorür, bikarbonat, karbonat iyonlarının miktarı kullanılmaktadır. Ancak ölçümün standardize olması için kalsiyum karbonat (CaCO3) olarak eşdeğeri konsantrasyona dönüştürülür ve kalsiyum karbonat olarak sertliği olarak ifade edilir.

Normal insan günde 2 litre su alır ve toplam su alımının %60’ını içme suyu oluşturur. İnorganik elemanlar düşük yoğunlukta olsalar da sudan alınan toplam miktar hiç de az değildir. Sudaki mineraller serbest iyonik ve kolay emilebilir şekildedir.

Normal içme suyu alımı bir insanın lityum, çinko, kalsiyum, bakır, magnezyum, demir ve flor gereksiniminin % 10’unu karşılar. Bu miktar gıdaların mineralden zengin olduğu yerlerde önemli olmayabilir. Birçok ülkede görüldüğü gibi gıda rejimindeki marjinal mineral yetersizliği vakalarında görüldüğü gibi küçük bir ilave yaşam boyu sağlıklı olmak ya da olmamak arasındaki farkı ortaya çıkarır.

Suların sertlik derecesi toplumların alışkanlıklarına göre değişiklik gösterir hatta 500 mg/L üstü tolere edilebilmektedir.

Sert sular sağlığa doğrudan zararlı değillerdir ancak yemek pişirmeye uygun olmadıkları gibi damak tadı uygun olmayanlar için içmeye de elverişli değillerdir. Ayrıca bu nitelikteki su çamaşır yıkamada ya da sanayide kullanılırsa çok sabun sarfına neden olacağı gibi kazan ve boruların içine kireç tabakasının yığılmasına da yol açar.

Sert sularla yıkanan çamaşırlar yumuşak sulara göre daha fazla sabun gerektirmektedir. Sentetik deterjanların geliştirilmesi sırasında içine katılan yumuşatıcı maddeler suyun sertliğini sorun olmaktan çıkarmıştır.

Yumuşak sular agresiv oldukları için iletim hatlarında korozyona neden olurlar Bu sular yüksek geçirgenlikleri nedeniyle temas ettikleri kurşun, bakır, çinko, kadmiyum, ve buna benzer toksik metalleri daha yüksek yoğunluklarda içerebilirler. Sularda kalsiyum ve magnezyum bikarbonatları karbondioksit ile denge halindedir. Yüksek karbondioksit derişimine sahip yumuşak sular kireç suyuna karşı agresivdir.

Suyun sertlik derecesi sağlık koşullarından çok ekonomik ve estetik bakımdan çok önemlidir. Yumuşak sulara göre sert sularda, gerek banyo gerekse çamaşır yıkama amaçlı uygulamalarda daha fazla sabun tüketilmektedir.

İçilmesi zor olacak kadar kaba olmamak şartıyla sert suların içilmesinin sağlık için zararlı olduğu kanıtlanamamıştır. Hatta aksine olarak büyüme çağında bulunanlar için bu sular faydalıdır. Fazla magnezyumun purgatif gibi etkisi düşünülebilirse de maden suları dışındaki kullandığımız diğer sularda magnezyum bu düzeylere ulaşamaz. Suyun sertliğinin sağlık üzerine herhangi bir etkisi yoktur ancak; içimi hoş olan sular daha çok orta sertlikte sulardır. Sert sular fazla sabun sarfına neden olmaları ve endüstriyel kullanıma uygun olmamaları nedeniyle tercih edilmezler. Kalsiyum insan vücudunun en önemli ve en bol mineral içeren elemanıdır. Yeterli kalsiyum alımı normal büyüme ve sağlık için esastır. Sert sular kalsiyum kaynağı olarak ve hele bu maddenin beslenmede yetersiz olduğu durumlarda çok önemlidir.

Fazla sert suların böbrekleri irrite ettiği böbreklerde, safra kesesinde, mesanede taş oluşturduğu, damarların kireçlenmesine neden olduğu hakkındaki iddialar kanıtlanamamıştır. Aksine kireçsiz sularla beslenen hayvan yavrularının büyüyemedikleri kireçli sularla beslenen hayvan yavrularına oranla büyümelerinin geri kaldığı saptanmıştır. Ancak fazla sert suların sindirilmeleri yumuşak sulara göre biraz güçtür. Bu nedenle genel sertlik derecesi 30’dan ve kalıcı sertlik derecesi 12’den fazla olan suların içilmemesi tavsiye edilirse de suyun içiminde ki kolaylıkta suyun ısısının da rolü vardır. Kalsiyumun büyük bir biyolojik önemi vardır. ve insan organizmasında en yoğun şekilde bulunan katyondur.

Vücutta bulunan kalsiyumun büyük kısmı kemik dokusunda “hidroksi apatit” ’kristalleri halinde fosfatlarla birlikte bulunur. Kemiğin yapısında başlıca tuzu teşkil eden kalsiyum fosfatın kalsiyum karbonat, fluorid, sitrat, Na, K, Mg’ da bulunur. CaF2 ‘de az miktarda diş minesinde de bulunur. Kalsiyumun plazmadaki düzeyi %10 mg civarındadır. Alınan besinlerde yeter miktarda kalsiyum olduğundan bir kalsiyum yetersizliği söz konusu olmaz ama vücudun magnezyum gereksinimi yeterince sağlanamaz. Kalp hastalıklarından ölümlerle içme ve kullanma sularının yumuşaklığı arasındaki ters ilişkinin buna bağlı olduğu üzerinde durulmaktadır. DSÖ tarafından düzenlenen bir uzmanlar grubu toplantısında magnezyumun insan sağlığıyla özellikle bebeklerin ani ölüm sendromuyla ilişkisi üzerinde araştırma yapılması önerilmiştir. Sert suyun yumuşak sudan daha aşındırıcı olduğu kurşun, bakır ve kadmiyum gibi zararlı maddelerin sert sularda daha az olduğu düşünülmektedir. Sudaki kalsiyum bu koruyucu etkide önemli rol oynamaktadır. Biyolojik olarak kalsiyum zehirli iyonların barsaklardan emilerek kana karışmasını da engeller.

Suyun sertliği ile (hardness) kardiyovasküler hastalıklardan ölüm oranları arasında ters ilişki saptanmıştır. Ama bunun sudaki kalsiyum veya magnezyumdan herhangi birinin bulunup bulunmamasına ait kesin deliller yoktur. Şehir sularının yumuşatılmasına ait herhangi bir kısıtlama veya minimum kalsiyum veya magnezyum seviyesinin sağlanmasına ait tavsiyeler olmamakla birlikte bunların varlığı gerekmektedir. İlave olarak bunların sağlığa yan tesirleri hakkında kesin delil de yoktur.

Tatlı veya yumuşak su bulunan bölgelerde yaşayanlarda aterosklerotik ve dejeneratif kalp hastalıklarıyla hipertansiyonun ve kardiyovaskuler ani ölümlerin daha sık görüldüğü saptanmıştır. Genellikle doğada bulunan sularda üç kısım kalsiyum iyonuna karşılık bir kısım magnezyum vardır ve bu oranın gerek sağlık gerekse teknik açıdan sakıncası yoktur. İçme ve kullanma suyunun sertliğini gidermeye ya da minerallerini ve tuzunu azaltmaya yönelik girişimler esnasında sudaki magnezyum ve kalsiyum miktarları çok düşük düzeylere inebilir. Kalsiyum yokluğunun kalpdamar hastalıklarının meydana gelişinde nasıl rol oynadığını gösteren bir takım hipotezler ortaya atılmıştır. Serum lipid düzeylerini düşürdüğü ve kas kasılmaları için gerekli olması açısından kalsiyum yokluğunun bazı damar hastalıklarını daha da kötüleştirdiği ileri sürülmektedir.

Yumuşak sular tatsız ve yavan olur. Öte yandan yumuşak suların daha büyük bir olasılıkla kalp, damar ve tiroit hastalıklarına neden olduğu saptanmıştır. Kalsiyum ve magnezyum için bireysel tolere edilebilir düzey bilinmemektedir. Magnezyum sülfat iyonu ile ilişkilidir. Laksatif etkisi vardır ancak zamanla vücutta alışkanlık meydana getirir. İçilen suda bulunan sülfatlar kataritiktir. Epsom tuzu için laksatif doz 2 gramdır. Bu doz Sülfatın 390 mg/lt içeren sulardan 2 litre tüketimi ile alınabilir. Sülfatlardan yüksek suların alınımı sonucu laksatif etki nadir olup ancak belirli iklimlerde olabilir. Sularda sülfat tuzlarının bulunması ile ilgili ciddi bir sağlık sorunu düşünülmemektedir. Farklı araştırmacılar tarafından yürütülen epidemiyolojik çalışmalarda Kanada, İngiltere ve ABD’de sudaki sertliğin (özellikle kalsiyum içeriğinin) kalp-damar hastalıklarından meydana gelen ölümlerle ve genelde yetişkin ölümleriyle ters ilişkili olduğunu gösteren bulgular elde edilmiştir.

Suların Sertliğinin Giderilmesi

Suyun sertliğini gidermek için toz halinde kireç ya da soda (kalsiyum karbonat) kullanılır. Kireç geçici sertliği soda kalıcı sertliği giderir. Bu amaçla evlerde ve sanayi kuruluşlarında içinde sodyum alüminyum bulunan vebolit, permutit gibi iyon değiştirme aygıtları kullanılır.

Suyu pratik ve estetik amaçlarla yumuşatma işlemini tekrar gözden geçirmek gerekir. DSÖ’nün araştırmalarına göre suda zaten doğal olarak bulunan mineral içeriğini korumak için suyu yumuşatma işlemine daha ihtiyatlı bir yaklaşım içinde olmak lazımdır. Öneriler suyun yumuşatılmasından kaçınılması ya da yalnızca sanayide ve diğer özel amaçlı kullanımlar dışında suyun yumuşatılmaması yönündedir. Su kaynaklarının sertleştirilmesine yönelik çalışmalar yoktur, sertleştirme uygulanarak karşılaştırma yapılmamıştır. Bireysel fazla su tüketicileri örneğin çamaşırhanelerde suların yumuşatılması tavsiye edilebilir. Fakat kalıcı sertliği gidermek için suya soda katıldığında sodyum sülfatın suya karışmaması istenir. Bu bazı endüstriyel alanlarda kazanlara zarar verir ve suyun alkaliliğini arttıracağı için klorlama işlemi sırasında klorun etkinliğini azaltır. Bu nedenlerle suların sertliğinin giderilmesi için günümüzde daha çok iyon değiştirici maddelerden yararlanılmaktadır. Bunlar evlerde kullanılabilecek şekilde üretilmeye başlanmıştır.

Suların sertliğini gidermek için elektroliz yönteminden de yararlanılmaktadır, ancak bu işlem oldukça pahalı olduğu için yaygın kullanıma sahip değildir. Geçici setliği gidermek için sular kaynatılır veya sönmüş kireç suya ilave edilerek kalsiyum ve magnezyumun karbonatları oluşturulup çökmeleri sağlanır. Kalıcı setliği gidermek için suya, soda (Na2CO3) ve sodyum hidroksit (NaOH) ilave edilerek kalsiyum ve magnezyumun suda erimeyen karbonat ve hidroksitleri oluşturularak çöktürülür. Suyun yumuşatılması, özellikle değişim yöntemi kullanıldığında, suyun içersinde önemli miktarda sodyum karışmasına, bunun ise düşük sodyumlu diyet alması gereken toplum grubunun olumsuz etkilenmesine yol açtığı bilinmektedir.

Evdeki yumuşatıcıların büyük çoğunluğu iyon değişim esasına dayanmaktadır. önemli miktarda sodyumun suyun içersine karışmasına neden olabilir ve tüketicilerin büyük bölümünün farkında olmaksızın yüksek sodyum diyeti almalarına neden olabilir. Bu durumda su kalitesinin merkezi olarak sağlanması gerektiği, bunun tek tek evlere ve kişilere bırakılamayacağı, bu gibi uygulamaların maliyette gereksiz artıma neden olabileceği üstelik sonucunda belirsiz olacağı kesin bir saptama olarak kabul edilmektedir. Suyun sertlik derecesinin sağlık üzerine zararlı bir etkisi yoktur. Hangi sertlik derecesinde bulunan suların içilmemesi için de limit söylenemez. Suyun içerdiği kalsiyum vücuda fizyolojik olarak gereklidir. Özellikle büyüme ve gelişme çağında ki kimseler günlük kalsiyum ihtiyaçlarının büyük bir kısmını sulardaki kalsiyum tuzları ile karşılarlar.

Suyun Sertliğini Giderme Yöntemleri:

  1. Havalandırma: Bu yöntemle suda erimiş halde bulunan bikarbonatların CO2 ‘si uçurulmuş olur. Böylece suda erimeyen bikarbonat tuzları çöktürülerek su yumuşatılmış olur.
  2. Kalsiyum oksit (CaO) ile muamele etmek; böylece suda suda erimiş bulunan Ca ve Mg tuzları erimeyen Ca ve Mg tuzları halinde çöktürülmüş olur.
  3. Soda (Na2CO3) ile muamele etmek; böylece suda suda erimiş bulunan Ca ve Mg tuzları erimeyen Ca ve Mg tuzları halinde çöktürülmüş olur. CaSO4 + Na2CO3  —-  CaCO3 + Na2SO4
  4. Zeolitler (Z) kullanılarak sertlik azaltılabilir.

3.3.2. Arıtma Tesislerinde Suların Arıtılması

Mevcut su kaynaklarımızın bir kısmı, içme – kullanma suyu ihtiyaçlarımızı karşılamak için doğrudan kullanmaya uygun değildir. Bu nedenle suların kullanma amaçlarına göre çeşitli işlemlerden geçirilmesine arıtma denir. Su kaynağının türü ve su kaynağının kalitesine bağlı olarak arıtma tipi (proses seçimi) belirlenmelidir. Arıtma prosesleri aşağıda açıklanmıştır.

a) Giriş Yapısı

Tesise gelen suyun basıncını kırmak ve özellikle birden fazla kaynaktan su geliyorsa kalitesini düzenlemek ve/veya gerektiğinde ön klorlama amacıyla suya verilen klora yeterli temas süresi sağlayan bir ünitedir. Havalandırma yapısı olan tesislerde tesisi korumak amaçlı yada sudaki demir  ve/veya manganın oksidasyonu için havalandırmadan sonra ön klorlama yada ön ozonlama yapılır.

b) Havalandırma Yapısı

Havalandırma, su arıtımında tat ve koku problemine yol açan CO2 ve H2S gibi çözünmüş gazların giderilmesinde kullanılan bir işlemdir. Bunun yanında demir ve manganın oksidasyon yoluyla giderilmesi, metan, uçucu yağlar ve kimyasal maddelerin giderilmesinde, koku ve tat problemine yol açabilecek havasız ortamların oluşmasını engellemek amacıyla kullanılan çeşitli havalandırma yöntemleri vardır.

c) Hızlı Karıştırma Yapıları –Yavaş Karıştırma Yapıları              

Kimyasal maddelerin suya karıştırıldığı yapılardır. Çökeltmeyi kolaylaştıran kimyasal maddelerin ilavesi yapılır. Bundan maksat, suya bulanıklık ve renk veren küçük danecikleri (kolloidler ve askidaki kati maddeler) kimyasal maddeler (Alüminyum Sülfat, polielektrolit vb.) katmak suretiyle hızlı ve yavaş karıştırma bölgelerinde pıhtılaştırma (koagülasyon) ve yumaklaştırma (flokülasyon) işlemlerini tamamlayarak çöktürme havuzlarında çöktürüp bu maddelerin sudan uzaklaşmasını sağlamaktır.

d) Çökeltme Tankları

İçmesuyu arıtma tesislerindeki çökeltme tankları, suda bulunan askıdaki çökebilen katı maddelerin miktarlarının azaltılmasında kullanılır.

e) Filtre Yapıları

Filtrasyon suyun gözenekli bir ortamdan geçirilmesi işlemidir. Bu işlem esnasında sudaki asılı ve kollaidal maddelerin tutulması, bakteri ve diğer organizma sayılarının azalması, organik maddelerin okside olmasının sağlanması gibi nedenlerle su kalitesinde iyileşme sağlanır.

f) Dezenfeksiyon ve Klor Temas Tankı

Suda bulunan hastalık yapıcı mikroorganizmaların giderilmesi işlemine dezenfeksiyon denir. İçmesuyu dezenfeksiyonu amacıyla en yaygın yöntem klorlamadır. Klorun kalıcı bir dezenfektan etkisi vardır. Klorlama ise genelde, gaz klorla, kireç kaymağı ve sıvı sodyum hipoklorit ile yapılabilir. Klor Temas Tankı piston akım (plug flow) kosullarında ve kısa devreyi önleyecek sekilde projelendirilerek, dezenfektan madde ile gerekli temas süresi sağlanır.

g) Membran Teknolojileri

İçme suyu arıtımında kullanılan membran filtrasyon prosesleri mikrofiltrasyon, ultrafiltrasyon, nanofiltrasyon ve ters osmoz’dur. Membran filtrasyonu uygulama aralığı aşağıda verilmiştir.

Mikro-filtrasyon (Askıdaki katı maddelerin ve mikroorganizmaların giderimi – mol. Büyüklüğü >0,6 mikron)

Ultra-filtrasyon (Askıdaki katı maddelerin, organik madde ve  mikroorganizmaların giderimi – mol. Büyüklüğü 0,1 mikron – 0,01 mikron)

Nano-fitrasyon (Ca, Mg,SO4 gibi iyonlar, organik madde ve THM,pesticit  giderimi, mol. Büyüklüğü 0,01 mikron –0,001 mikron)

Ters ozmoz (inorganik iyonlar,toplam çözünmüş katı madde ,ağır metaller ve nitrit, nitrat ve amonyum giderimi, mol büyüklüğü < 0,001mikron)

h) İyon Değiştiriciler

İyon değiştirme, iyon değiştirici reçine ve su arasındaki iyon değiş-tokuş işlemidir. Bu değiştirmenin yönü, iyon değiştirici reçinenin çekme gücüne veya eğilimine bağlıdır. Modern iyon değiştirici reçineler fiziksel olarak güçlü ve kimyasal olarak da çok dirençlidir. İyon değiştirici reçine negatif yüklü ise katyon adı verilen pozitif yüklenmiş iyonları (katyonları) çeker. Bu katyon değiştirici reçineye ‘Katyonik Reçine’ denilmektedir. İyon değiştirici reçine pozitif yüklü ise negatif yüklü iyonları (anyonları) çeker. Bu tür anyon değiştirici reçineye ise ‘Anyonik Reçine’ denir.

3.3.3. Suların Dezenfeksiyonu

İçme ve kullanma sularının dezenfeksiyonundaki amaç sağlık açısından zararlı olabilecek patojen mikroorganizmaların etkisiz hale getirilmesidir. Dezenfeksiyon fiziksel ve kimyasal olarak ikiye ayrılır. Suların dezenfeksiyonunda bireysel olarak kullanılabilen çok sayıda yöntem (kaynatma, iyot gibi) bulunmakta, ancak toplumsal amaçlı uygulamalarda genelde az sayıda dezenfeksiyon tekniği kullanılabilmektedir. Toplumsal amaçlı içme suyu dezenfeksiyonunda kullanılan başlıca dezenfektanlar Tablo 3’te sunulmuştur.

Tablo 3. Su Dezenfeksiyonunda Sık Kullanılan Yöntemlerin Temel Özelliklerinin Karşılaştırılması

DezenfektanlarDezenfeksiyon EtkinliğiRezidüel korumaDezenfeksiyon yan ürünleri oluşumuRenk giderici özelliğiKoku giderici özelliği
KlorİyiİyiNormal miktardaİyiİyi
KloraminlerOrta-İyiİyiAz miktardaYokYetersiz
Klor dioksit*Çok iyiYokNormal miktardaİyiİyi
OzonÇok iyiYokAz miktardaMükemmelMükemmel
UltraviyoleİyiYokYokYokYok
Tablo-3
a) Kimyasal Dezenfektanlar

Kimyasal olarak temelde 2 dezenfektan madde kullanılır:

1. Klor
  1. Maddenin  haline göre                                       
    1. Gaz                                         ii.    Sıvı
  2. Saflığına göre                                         
    1. Saf klor            ii.    Klorlu bileşikler
      1. Sodyum hipoklorid
      2. Klor + amonyak (kloramin)
      3. Klor + hipoklorit
      4. Klor + klor dioksit
      5. Klor + klor dioksit + amonyak nitrojen
      6. Hipoklorit
      7. Klor + hipoklorit + amonyak nitrojen
      8. Klor + klor dioksit + hipoklorit
2. Ozon

Ozon su arıtma tesislerinde kullanımdan hemen önce üretilir. Ozon jeneratörleri kuru oksijen veya havayı yüksek voltaja sahip elektrotların bulunduğu ortamdan geçirerek ozon üretirler. Ozon en güçlü dezenfektan ve oksidanlardan birisidir. Aktivitesinin son derece yüksek olmasına karşın çözünürlüğünün düşük olması kullanımını güçleştirmektedir. Ayrıca son derece korozif ve toksik olması nedeniyle işlenmesi sırasında da çeşitli sorunlara neden olabilir. Ozon dezenfeksiyon etkinliğinden ziyade oksidasyon amacıyla kullanılan bir bileşiktir.

b) Fiziksel Dezenfektanlar

– Ultraviyole Radyasyon

c) Diğer dezenfeksiyon yöntemleri kısaca aşağıda açıklanmıştır:

  • Kaynatma: Su 100ºC’de yirmi dakika kaynatılmalıdır. Kaynayan su tatsız/yavan olur. Sudaki tatsızlığı ortadan kaldırmak için kullanılmadan önce havalandırılmalıdır. Özellikle kuyu sularında azotoksitler bulunabilmektedir; bunların yeni doğanlar methemoglobinemi’ye neden olabileceği düşünülerek, kuyu suları kaynatmak yerine hızla ısıtılıp soğutulmalı (60ºC’ye kadar ısıtılıp hemen buzlu su içine konulabilir) ve bebek mamaları böyle sularla hazırlanmalıdır (bu şekilde sudaki azotlu bileşiklerin yoğunluğu artmamış olur).

Genelde suyun kaynatılarak kullanılması hem ekonomik, hem de pratik bir yöntem değildir.

Ancak özel durumlarda az miktarda sular için bu yöntemden yararlanılabilir.

  • İyot: Bir litre suya iki damla iyot damlatıp, yarım saat sonra kullanılması suyu dezenfekte eder. Fakat kokusu dolayısıyla kullanılması uygun olmayabilir.
  • Brom: Yüzme havuzlarının dezenfeksiyonu için kullanılabilir.
  • Bakırlı dezenfektanlar: Yüzme havuzlarının dezenfeksiyonu için kullanılabilir. Gözlerde yanma en sık rastlanılan yan etkisidir. Özellikle yosunları ve algleri yok etmek amacıyla kullanılmaktadır.
  • Basınçlı ısı: 0.7 atm/kg basınç altında 120ºC’de içme ve kullanma suyu dezenfeksiyonu sağlanabilir. Bu yöntem de az miktarda sular için kullanılabilir.
  • Ultraviyole radyasyon (UV): UV fiziksel bir dezenfeksiyon yöntemidir ve cıva arklı lambalar aracılığı ile üretilir. Penetre olduğu mikroorganizmanın genetik materyalini etkileyerek canlıyı parçalar veya çoğalmasını engeller. İçme ve kullanma sularının dezenfeksiyonunda kullanımı sınırlıdır.

Kullanılacak dezenfeksiyon yönteminin seçimi sırasında dezenfekte edilecek suyun ve suyun dağıtımının yapılacağı şebeke sisteminin başlıca özellikleri hakkında bilgi sahibi olunmalıdır. Örneğin şebeke bütünlüğünün tam olduğu ve sürekli kontrol altında olduğu bölgelerde içme ve kullanma amacıyla yer altı suları dezenfekte edilecekse, seçilecek dezenfektanda aranılacak temel özellik birincil bakterisid etki olmalıdır. Ancak aynı bölgede yüzeyel su kaynakları kullanılıyorsa seçilecek dezenfektanın bakterisid etkinliğinin yanı sıra parazit ve virüslere karşı da etkili olması, ayrıca renk ve koku giderici etkinliğinin bulunması istenmelidir. Şebeke bütünlüğünün tam olmadığı, su kaçaklarının ve tesisat arızalarının yaygın olduğu bölgelerde ise estetik parametreler ikinci planda olmalı ve öncelikle birincil  dezenfeksiyon etkinliği ve rezidüel koruyucu etkinliği yüksek dezenfektanlar seçilmelidir. Dezenfeksiyon yöntemi seçiminde dikkate alınması gereken “dezenfeksiyon yöntemlerinin başlıca avantaj ve dezavantajları” aşağıda özetlenmiştir (Tablo 4).

Tablo 4. İçme Suyu Dezenfeksiyon Yöntemlerinin Avantaj ve Dezavantajları

YöntemAvantajlarıDezavantajları
Kloraminlere dayalı yöntemler-Rezidüel koruma yeteneği çok iyidir (şebeke güvenli değilse en iyi alternatiftir)
-Tat ve koku kontrolü iyidir. Suya tat ve koku katma özelliği klordan daha düşüktür.
-Trihalometan ve haloasetik asit oluşumunun az olması
-Bromürü okside etmez ve sonuçta braminatlı yan ürünler meydana gelmez.
-Şebekede biyolojik birikim az olmaz
-Okside etme yeteneği serbest klora göre daha düşüktür.
-Sağlık etkileri tartışmalı olan dezenfeksiyon yan ürünleri oluşur.
-Diyaliz makinelerinde çeşme suyu kullanılıyorsa, sudaki klor hastanın dolaşımına geçerek eritrositleri okside etmektedir.
-Yüksek dozda klor gözlerde irritasyona neden olabilmektedir.
-Gerekli temas süresi uzundur.
-Virüs ve parazitlere etkileri yeterince incelenmemiştir.
-Amonyak oluşumuna bağlı olarak dağıtım sistemlerinde alglerin büyümesi indüklenebilir.
-İçerdiği amonyak nedeniyle akvaryum balıklarına zarar verir.
Klor dioksit-Virüsit etkisi çok yüksektir.
-Klorinatlı amin oluşumuna neden olmaz.
-Trihalometan oluşumuna neden olmaz, THM prokürserlerini (%30 kadar) parçalar.
-Tat ve koku yapan fenolleri parça-lar.
-Dezenfeksiyon yan ürünleri oluşumu azdır
-Giardia ve Cryptosporidiumlara karşı son derece etkilidir. Klorla karşılaştırıldığında Giardiaları 5 kat daha hızlı inaktive eder.
-Demir ve manganezi hızla okside ederek ortamdan uzaklaştırılmasını sağlar.
-Bromid ile reaksiyona girmediğin-den bromat veya diğer bromatlı yan ürün meydana getirmez.
-Uygun şartlarda suyun bulanıklığını azaltır.
-Dezenfeksiyon etkinliğini etkileyen tek parametre pH’dır, o da kısmen etkiler.
-Manganaz oksidasyonuna neden olur, klora dirençli bazı mikroorganizmaların varlığında ilk alternatiftir.
-Doğal organik maddelerle etkileşerek inorganik yan ürünler oluşumuna neden olur (klorit ve daha az miktarda klorat iyonları)
-Rezidüel etkinliği yok denilebilir, çünkü suda kısa sürede uçarak buharlaşır.
-Nadiren diğer dezenfektanlarda görülmeyen koku ve tat ortaya çıkabilir.
-Kullanıma hazır hale getirmek için özel ekipman gerekir.
-İşletme maliyeti yüksektir.
Ozon-Virüsit etkisi çok yüksektir.
-Dezenfeksiyon ve oksidasyon için gereken temas süresi kısadır.
-Klorlamaya bağlı oluşan dezenfeksiyon yan ürünlerinin hiç birisi oluşmaz.
-Uygun şartlar sağlandığında suyun bulanıklığını azaltır.
-Giardia ve Cryptosporidiumlara karşı son derece etkilidir (Cryptosporidium için daha yüksek dozlarda kullanılmalıdır).
-Tat ve kokunun giderilmesinde etkilidir.
-Çeşitli dezenfeksiyon yan ürünleri oluşur (aldehitler, ketonlar, karboksilik asitler, bromoform gibi bromatlı trihalometanlar, brominatlı asetik asit, bromat, peroksitler)
-Sekonder dezenfektan kullanılan durumlarda trihalometan oluşumu artar.
-Rezidüel koruma sağlamaz (bu nedenle su dağıtım siste-mi güvenli olmayan gelişmekte olan ülkeler için uygun bir dezenfeksiyon yöntemi olarak kabul edilmez).
-Meydana gelen dezenfeksiyon yan ürünleri, dezenfeksi-yon işlemi sırasında azaltılamadığından ilave düzenlemeler yapılmalıdır (granüler aktiviteli karbon filtreleri gibi).
-Kurulum maliyeti yüksek olduğundan küçük işletmeler tarafından kullanılamaz.
-Ozon, kompleks organik bileşikleri parçalayarak küçük bileşikler haline getirdiğinden sudaki mini canlılar için besin ortamı sağlar.
Ultraviyole radyasyon-Kimyasal madde kullanılmadığından, kimyasal maddelerin kullanımına ait sorunlar olmaz (taşıma, depolama, işleme gibi)
-Dezenfeksiyon yan ürünleri oluştuğu saptanmamıştır.
-Birçok virüs, spor ve kisti inaktive edebilir.
-Cryptosporidiuma karşı et-kilidir.
 
-Rezidüel koruma sağlamaz
-İşletme gideri yüksektir.
-Kurulum maliyeti yüksektir
-Enerji tüketimi yüksektir.
-Tüm su kaynaklı mikroorganizmalara etkinliği konusunda yeterli bilgi yoktur.
-Reovirüs ve rotavirüslere karşı etkinliği çok düşüktür.
-UV sonucu üreme yeteneği kaybolan mikroorganizmalar zamanla tekrar eski hallerine dönebilirler (fotoreaktiasyon).
-Etkinliğinin ölçülmesi güçtür.
-Suyu istenilen kaliteye getirebilmek için ilave dezenfek-tanlar gerekebilir.
-Oksidasyon özelliği yoktur.
-Tat ve koku kontrolü yapmaz.
-Kullanılan cıvalı lambalar daha sonra içme suyu ve çev-re kirliliğine neden olabilir.
Klorlama

1700’lerin sonunda potasyum hipoklorit Fransa’da koku giderici ve dezenfektan olarak kullanılıyordu. Klor elementi 1774 yılında İsveçli kimyager Scheel tarafından bulunmuştur. 1810 yılında Humprey Davy tarafından “yeşil” anlamına gelen “kloron” adı verilmiştir. Klor ve bileşiklerini ilk defa beyazlatmak için tekstil sanayinde kullanan da James Watt olmuştur. Klor, 1846 yılında ilk olarak Viyana Genel Hastanesi’nde germisit olarak kullanılmaya başlanmıştır.

1843’te Oliver Wendell Holmes Boston’da, 1847 yılında Ignaz Semmelweis Viyana’da sağlık personelinin ellerini hipoklorit kireci veya kalsiyum hipokolorit ile yıkamalarının hastalıkları önlediğini göstermişlerdir.

Klor, çevre sağlığı konusunda ilk olarak lağımlarda kullanılmıştır. 1897 yılında ortaya çıkan bir tifo epidemisinden sonra ilk olarak İngiltere’ de Sims Woodhead kireç kaymağı kullanarak içme ve kullanma sularını dezenfekte etmeye başlamıştır. 1905 yılında yine İngiltere’ de meydana gelen bir tifo epidemisinden sonra Lincoln, %10 sodyum hipoklorit kullanarak içme ve kullanma sularını 1 ppm aktif klor dozunda düzenli olarak klorlamaya başlamıştır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde klorun su dezenfeksiyonunda ilk kullanımına 1896 yılında Louisville’de başlanmış, sürekli kullanıma ise 1908 yılında Boonton’da geçilmiştir. Klor ile suların dezenfeksiyonu Boonton’da hipoklorit kullanılmakta iken 1909 yılında sıvı klor (daha yaygın bilinen adıyla klor gazı) ticari olarak üretilmeye başlanmıştır. Sıvı klor ilk kez 1912’de Niagara şelalerinden elde edilen suyun klorlanmasında kullanılmıştır. 1920’lerde likid klor, su dezenfeksiyonunda diğer klor formlarının yerini almıştır. Avrupa’da ilk kez 1902 yılında Belçika’nın küçük bir kenti olan Middekerk’ de yapılmıştır. 1.Dünya savaşında açık yaraların antisepsisinde sodyumhipokloridin %0.5’lik solusyonunu yaygın olarak kullanmıştır.

Ülkemizde ise ilk olarak 1932 yılında İstanbul’da Terkos içme ve kullanma suyu tesislerinin Kağıthane’deki arıtma istasyonunda kireç kaymağı ile klorlama başlamıştır. Ankara’da ise 1935 yılında Çubuk Barajı’ ndan getirilmeye başlanan içme ve kullanma suyu 1936 yılında Ziraat Fakültesinin arkasındaki arıtma tesislerinde gaz klorla sistematik olarak klorlanmaya başlanmıştır. 1940‘dan sonra da ülke çapında klorlama yaygınlaşmıştır.

a) Klorla Dezenfeksiyonun Mekanizması

Klor suda son derece kolay çözünen ve kontrollü bir şekilde kolayca uygulanabilen bir maddedir. Sodyum hipoklorit’in (NaOCl) toz, granül ve sıvı olmak üzere üç şekli bulunmaktadır.

Sıvı sodyum hipoklorit belli miktarlarda alınarak bilinen çamaşır suyu elde edilir. Sodyum hipokloritin en önemli maddesi klordur. Klor suda eridiğinde küçük bir kısmı suyun kirliliği ile tükenir (tükenen klor = chlorinedemand), geri kalan kısmına serbest klor (mevcut total artık klor = total residual available chlorine) adı verilir. Mevcut artık klorun elementer klor (Cl2), hipoklorik asit (HOCl) ve hipoklor iyonları (OCl) olmak üzere üç şekli bulunur (48).  Amonyak veya diğer nitrojenli bileşiklerin bulunması durumunda klor bunlarla bileşerek kloramin veya N-klor bileşikleri oluşturur. Klorun oluşturduğu bu son bileşiklere kombine mevcut klor (combined available chlorine) adı verilir. Klor elektronlara karşı afinitesinden dolayı çok güçlü bir okside edici ajandır, suda bulunan demir iyonları (Fe ++), mangenez iyonları (Mn ++ ) , nitritler (NO2 )  ve hidrojen sulfid (H2S) gibi inorganik maddeler ve ayrıca  organik maddelerle birleştiğinde redükte olur ve kloride dönüşerek dezenfektan özelliğini kaybeder.

Çamaşır suyunun etki mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte büyük olasılıkla; klorun hücre içinde anahtar rol oynayan enzimleri etkileyerek hücrenin ölümüne neden olduğu düşünülmektedir. (Örneğin bakterilerde glikoz oksidasyonunu inhibe ederek bakterisid etki göstermektedir). Ancak etki mekanizmasına ait başka görüşler de vardır. Örneğin, klorun hücre membranındaki proteinler ile birleşerek N-klor bileşikleri oluşturduğu ve bu son ürünün hücre metabolizmasını bozarak hücrenin ölümüne neden olduğu ifade edilmektedir. Bir başka görüş klorun hücre membranına etki ederek hücre içindeki maddelerin dışarıya sızmasına ve hücrenin ölümüne neden olduğudur.

Sporlu bakterilerin, virüslerin ve protozoonların sudan giderilmesi için daha yüksek konsantrasyonda klor kullanılması ve daha uzun süre temas ettirilmesi gerekmektedir.

1993 yılında A.B.D.nin Milwaukee şehrinde meydana gelen ve yaklaşık 400 bin kişiyi etkileyen Cryptosporidium salgınından sonra, klorun, suda bulunabilecek bir çok mikroorganizmaya karşı etkili olmasına rağmen, Cryptosporidium üzerine etkinliğinin olmadığı düşünülüyordu; ancak yakın zamanda yapılan çalışmalar serbest klor uygulanmasını takiben ortama monokloramin ilave edilmesinin Cryptosporidium ookistleri üzerinde son derece etkili olduğunu ortaya koymuştur.

Klor gazı (Cl2) veya hipoklorit tuzu (OCl-) oda sıcaklığında suda kolayca çözünür. Klor iyonu suda çözündüğünde ve reaksiyon en basit şekliyle ele alındığında hipoklorik asit ve hidroklorik asitin bir karışımı meydana gelir :

Cl2 + H2O     ——–         HOCl + HCl

Oluşan bu serbest asitler daha sonra aşağıdaki reaksiyonla dağılırlar ;

HOCl     ———       H+ + OCl

Hipokloröz asit (HOCl) ve hipoklorit iyonlarının (OCl) konsantrasyonuna “serbest klor” adı verilir ve miktarları esas olarak pH tarafından belirlenir. Yukarıdaki denge denklemine göre pH’nın 3’ün üzerinde olması halinde klor moleküler halde (Cl2) bulunmaz. 6 – 8.5 değerleri arasındaki pH’larda hipoklorit asit tamamen ayrışır. pH 6’ya eşit ise klor hipoklorit asit şeklinde bulunur. pH 7.5 değerinin üzerinde ise hipoklorit iyonları (OCl-) hakimdir. pH 9.5 değerinin üzerinde ise klor hemen tamamen hipoklorit iyonları (OCl-) şeklindedir. Su dezenfeksiyonu genel olarak pH 7.0 – 8.0 arasında meydana gelir ve bu aralıkta HOCl, OCl’ye dönüşür. Bu pH aralığında HOCl’nin biosidal aktivitesi OCl’den daha yüksektir.

Suda bulunan inorganik ve organik moleküller, süspansiyon halindeki partiküller ve mikroorganizmalar “klor ihtiyacı” denilen durumu oluştururlar; çünkü tüm bu oluşumlar serbest kloru kullanarak, biosidal aktivitenin ortaya çıkabilmesi için ilave klora gereksinim meydana getirirler. Tüm klor ihtiyacını karşılayan klor düzeyinin sağlandığı konsantrasyon düzeyine “kırılma noktası” adı verilir ve bu andan itibaren eklenen klor serbest klor (rezidüel klor) olarak kalır. Serbest klorun suda bulunduğu süre “temas süresi” olarak adlandırılır ve sağlanan dezenfeksiyon işleminin derecesini gösterir.

Serbest klor, özellikle de HOCl, kloraminlere kıyasla çok daha fazla bakterisittir. HOCl elde edilmesi pH ayarı ile sağlanabilir. Serbest ve bağlı klorun bakterisit etkisi sıcaklıkla birlikte yükselir. Düşük sıcaklığa bir de yüksek pH eşlik ederse bakterisit etki fazla miktarda düşer. Kloraminlerin, serbest klor kadar bakterisit etki gösterebilmesi için serbest klora nazaran 100 kat daha uzun süre suda kalmalıdırlar. Eşit temas süresinde, eşdeğer miktarda bakteri yok edilmesi için serbest klora nazaran 25 kat daha fazla kloramine ihtiyaç vardır.

b) Klorlama İle İlgili Temel Terimler

Ön Klorlama (Prechlorination): İçme ve kullanma sularının arıtımına başlamadan önce tesisin girişinde suların klorlanmasıdır. İnorganik maddeleri (demir, manganez, sülfitler gibi) okside etmek, tat ve kokuyu ortadan kaldırmak, koagülasyon işleminin verimini arttırmak ve tesiste alg oluşumunu azaltmak amacıyla gerçekleştirilir. Ancak, klorlama bütün bu nedenlerin çözümü değildir. Ön klorlamada genel olarak, mümkün mertebe uzun bir temas süresinin sağlanması istenir. Bunun için klor, arıtma tesislerini besleyen noktadan suya katılır.

Son Klorlama (Postchlorination): Suya arıtma işleminin sonunda ve su dağıtım sisteminin başlangıcında klor katılmasına son/art klorlama (postklorinasyon) denir. En yaygın son klorlama (postklorinasyon) şekli, filtrasyonun hemen arkasından dezenfeksiyon için yapılan ve dağıtım şebekesinin bir kısmında veya tamamında aktif rezidüel klor bulundurandır. Temas süresi yukarıda da ifade edildiği gibi gözönünde tutulması gerekli önemli konulardan biridir. Klor filtre çıkış suyuna veya temiz su deposuna katılır.

Primer Dezenfeksiyon (Primary Disinfection): Ham suda bulunabilecek patojenleri etkisiz hale getirmek için suya klor ilave edilmesidir. Uygulama sonrası suda kalan klor miktarı (C) ve klorla mikroorganizmaların temas süresi (T) patojenlere karşı etkinliğin incelenmesinde kullanılır:

CxT (mg x dk/L) ile elde edilen değer belirli patojenlere karşı dozajlama ile ilgili düzenlemelerde kullanılır.

Klorlama Kırılma Noktası (Breakpoint Chlorination): Suda bulunan amonyak ve diğer klor bağlayan maddeleri okside etmek için kullanılan klor miktarıdır, kullanılan doz aynı zamanda suda minimum serbest klor saptanmaya başlanılan dozdur.

Aslan Payı (Chlorine Demand): Klor dezenfeksiyon etkisinin yanı sıra suda bulunabilen organik ve inorganik maddelerle (indirgenmiş metaller, sülfitler, brom iyonları, organik ve inorganik nitrojenli bileşikler gibi) reaksiyona girerek onları okside eder. Bu oksidasyon işlemi sırasında tüketilen ve mikroorganizmaları etkisiz hale getirmek için gereken klor miktarının toplamına “aslan payı” denir ve bu aşamada meydana gelen ürünlere “dezenfeksiyon yan ürünleri” adı verilir.

Rezidüel Klorlama (Residual Chlorination): Suyun dağıtım sistemine verilmesinden sonra da suda bir miktar klor bulunabilmesi amacıyla yapılan klorlama işlemidir. Biyofilm oluşumu, çapraz kontaminasyon, dağıtım şebekesindeki arızalar veya benzeri durumlarda şebekedeki suyun mikrobiyolojik kalitesinin bozulmaması için uygulanmaktadır.

Süperklorlama (Superchlorination): Kısa süre için çok yüksek miktarlarda klorlama yapılması işlemidir, sürenin hemen sonunda deklorlama (sudaki klorun alınması) yapılmalıdır. Sudaki rengi, demiri, manganezi, belirli bazı vertebrasız büyük canlıları yok etmek veya etkisiz hale getirmek gibi amaçlarla yapılır. Bazı olağanüstü durumlarda 2 ppm gibi dozlarda yapılan klorlama işlemine yüksek dozda klorlama denir, süperklorlama değildir. Süperklorlama en az 5 ppm dozunda yapılır.

Aralıklı Klorlama (Intermittent Chlorination): Dağıtım sistemi borularındaki ve ana hatlardaki mikrobiyolojik üremeyi kontrol altına almak için aralıklı olarak sisteme klor ilave edilmesidir. Aralıklı klorlama, dezenfeksiyon için klor kullanmayan arıtma tesislerinde de zaman zaman kullanılmaktadır.

Tekrar Klorlama (Rechlorination): Yapılmakta olan klorlama işlemi dışında şebekenin bir veya birkaç noktasında suya ayrıca klor katılmasına tekrar klorlama denir. Bu uygulama filtre çıkışında katılan klorun, borulardaki biyolojik faaliyeti kontrole ve suyun hareketsiz kaldığı noktalarda renklenme olaylarını önlemeye yetmediği ve dağıtım şebekesinin uzun ve kompleks olduğu hallerde yapılır.

Klordan Arıtma (Dechlorination):

Süperklorinasyon işlemi görmüş olan su, estetik yönden sakıncalı şekilde klor bulundurur. Bu itibarla klor artığının tüketici için uygun dereceye indirilmesi zorunluluğu vardır. Bunun için, uzun süreli ve güneş ışınlarına açık depolama ve aktif kömür absorpsiyonu elverişlidir. Kükürt dioksit, sodyum tiyosülfat, sodyum bisülfit gibi kimyasal maddelerde fazla kloru alıcı olarak kullanılır. Kükürt dioksit kullanıldığında, her bir ppm klor için 1 ppm kükürt dioksite ihtiyaç vardır.

c) Klorla Dezenfeksiyon Yan Ürünleri

Klor ve kloraminler sudaki bazı organik maddelerle etkileşerek dezenfeksiyon yan ürünleri oluşumuna neden olurlar. Trihalometanların (THM) keşfinden sonra, gerçekleştirilen çalışmalar, dezenfeksiyon işlemi sırasında çok sayıda dezenfeksiyon yan ürünleri oluştuğunu göstermiştir. Öncelikle belirtmek gerekir ki; iyi arıtılmış ve organik madde içeriği az olan sularda klorlama yapıldığında THM oluşmaz veya çok az oluşur.

THM dışında sularda oluşan dezenfeksiyon yan ürünlerinden birisi haloasetik asitlerdir. Toplam haloasetik asit (monokloroasetik asit, dikloroasetik asit, trikloroasetik asit, monobromoasetik asit ve dibromoasetik asit) miktarı için Amerikan Çevre Koruma Birimi tarafından konulan üst sınır 0.06 mg/L dir. Trihalometanlarda olduğu gibi haloasetik asitlerin sağlık üzerine olan etkileri hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır.

Dezenfeksiyon yan ürünleri ile ilgili düzenlemeler yapılırken, etkilenimin yaşam boyu olduğu dikkate alınarak, bulunmasına izin verilen maksimum değerlere uyumluluk; günlük ölçümlerin aylık ortalaması ve aylık ortalamaların yıllık ortalaması şeklinde hesaplanmalıdır. Yıllık ortalaması, belirlenen değerlerin üzerinde olan su arıtma tesislerinde ilave önlemler alınmalı, bunun yanı sıra gelecekte ortaya çıkabilecek dezenfeksiyon yan ürünlerinin oluşumunu engellemek için genişletilmiş koagülasyon sisteminin tüm arıtma tesislerinde kullanılmaya başlanması sağlanmalıdır.

Dezenfeksiyon yan ürünlerinin sularda tespit edildiği 1974 yılından bu yana yapılan çalışmalar, bu kimyasallarla insanlarda kanser oluşumu konusunda doğrudan bir ilişki ortaya koyamamış ve Uluslararası Kanser Araştırma Kurumu, dezenfeksiyon yan ürünlerinin “insanlarda karsinojendir” sınıfına sokulamayacağına karar vermiştir.

DSÖ de “dezenfeksiyon yan ürünleri kaynaklı olabileceği ileri sürülen sağlık risklerinin, yetersiz dezenfeksiyon sonucu ortaya çıkabilecek sağlık risklerine göre son derece az olduğu”nu açıklamış ve “dezenfeksiyon yan ürünleri oluşumunu azaltmak için, suların dezenfeksiyonunu engelleyecek veya azaltacak hiçbir uygulamanın onaylanamayacağını” belirtmiştir. Dezenfekte edilmemiş bir içme suyunda bulunabilecek patojen mikroorganizmaların, dezenfekte edilmiş sulardaki dezenfeksiyon yan ürünlerine göre en az 100-1000 kat fazla tehdit oluşturacağı bildirilmektedir.

Suda bulunabilen bir çok trihalometan arasında miktar olarak en çok bulunanı kloroformdur. Yapılan araştırmalar yüksek dozda trihalometanlara maruz kalan hayvanlarda kanser oluşabileceğini göstermiş, ancak sularda bulunmasına izin verilen miktarlarda kanser oluşumu gösterilememiştir.

Dezenfeksiyon yan ürünlerinin oluşumunun engellenmesi için koagülasyon, adsorbsiyon ve membran kullanımı gibi arıtma yöntemleri etkin olarak uygulanmalıdır. Organik yükü fazla olan sular arıtılmadan sadece klorlanarak kullanılmamalıdır. Bu kapsamda göl, akarsu vb. yeryüzü suları sadece klorlayarak dezenfekte edilemez, ancak yeraltı sularında (organik yük azsa sadece klorlayarak dezenfekte edilip kullanıma sunulabilir.

d) Arazi Şartlarında Bireysel Klorlama

İçme ve kullanma suları dezenfeksiyonunda kullanılan klorun en önemli avantajlarından birisi de su miktarından bağımsız olarak uygulanabilir olmasıdır. Bu nedenle 10 milyon kişinin yaşadığı bir şehrin içme suyu klorlanabileceği gibi arazide çalışan 1 kişiye ait 1 bardak su da klorlanabilir.

Aktif klor çözeltisi kullanarak: Klorlanmamış küçük miktardaki suların klorla dezenfeksiyonu için litre başına %1’ lik klor eriyiğinden 3 damla konulmalı ve 30 dakika bekletildikten sonra içilmelidir. Bu işleme bireysel klorlama denir.

Arazi şartlarında bireysel klorlama için aktif klor çözeltisi kullanılır. Aktif klor çözeltisinin nasıl hazırlanacağı yukarda açıklanmıştır. Bu çözeltiden her 1 litre içme suyuna 3 damla damlatılır ve 30 dakika bekledikten sonra su içilebilir hale gelir.

Klor Tabletleri Kullanarak: Klor tabletleri kullanarak yapılan su dezenfeksiyonu en pratik dezenfeksiyon yöntemidir. Ancak klor tabletleri etiketlerinde bir tabletin ne kadar suya atılacağı yazılmış olmalıdır. Tableti suya attıktan sonra 30 dakika beklenmelidir.

4 mg’lık tabletler 1 litre suya, 160 mg lık tabletler 40 litre suya atılır.

3.3.4. Su Depolarının Temizlenmesi

Su depolarının düzenli olarak temizlenmesi ve dezenfekte edilmesi, güvenli içme ve kullanma suyu temininde en önemli basamaklardan birisidir. Depolarda zamanla suda çözünmeyen katı partiküller, algler ve mikroorganizmalar çoğalmaya başlayabilir. Suyun kaynağının temiz olması depo kirlenmesini ortadan kaldırmaz sadece geciktirir. Bu nedenle her depo mutlaka temizlenmeli ve dezenfekte edilmelidir.

1000 tondan küçük depolar en az yılda bir kez, 1000 tondan büyük depolar ise mutlaka iki yılda bir temizlenmeli ve dezenfekte edilmelidir.

Depo kirliliğinin en temel göstergesi suyun bulanıklaşması ve bardağa konan sudaki rengin bir dakikalık bekleme sonrasında ortadan kaybolmamasıdır. Ayrıca koku ve tat değişikliği de depo kirliliğini gösteren belirtilerdendir. Ancak bu tür değişiklikler olmasa bile periyodik temizlik yapılmalıdır. Özellikle sonbahar yağışlarının yoğun olduğu Ekim-Kasım aylarında ve yükseklerdeki karların erimeye başladığı Nisan-Mayıs aylarında depolar temizlenmelidir.

Depo temizliği şöyle yapılmalıdır:

  1. Dağıtım vanası ve temiz su giriş vanası kapatılır, depodaki bütün su tahliye vanasından dışarı boşaltılır.
  2. Deponun dibindeki birikintileri (balçık, mıcır) uygun ekipmanla deponun dışına çıkartılır.
  3. Deponun tüm yüzeyleri (taban ve tavan dahil) temiz bir fırça ile yıkanır.
  4. Deponun tüm yüzeyleri klor solüsyonu (en az %10’luk) veya kireç kaymağı (kalsiyum hipoklorür) ile fırçalayarak yıkanır.
  5. Tazyikli bir su ile durulanır. Su tahliye borusundan dışarı atılır. Bu aşamdan sonra artık depoya girilmez.
  6. Depo doldurulur ve 5 ppm olacak şekilde klorlanır. Dağıtım vanaları açılır, şebekeye su verilir, depodaki su seviyesi yarılanana kadar bu işleme devam edilir. Daha sonra dağıtım vanasını da kapatarak en az dört saat veya ideal olarak gece boyunca depo giriş ve çıkışını kapatarak depo iç yüzeylerinde oksidasyon ve dezenfeksiyon işlemlerinin gerçekleşmesi sağlanır. Bu şekilde şebeke sisteminin dezenfeksiyonu da sağlanmış olur.
    1. Tüm şebekenin ve muslukların kolayca kontrol edilebileceği birimlerde yukarıda sayılan işlem kolayca gerçekleştirilebilir. Ancak çok sayıda kişi tarafından kullanılan depolarda şebeke sisteminin ve tesisatın dezenfeksiyonu için zaman planlaması dikkatlice yapılmalıdır. Bu amaçla depo temizliğinden sonra 22:00 saatlerinde depo suyu yüksek doz klorla klorlanıp kişilerin normal olarak iki saat kadar kullanması sağlanır ve daha sonra dağıtım vanasını kapatmaya gerek kalmadan sabaha kadar yüksek dozda klor içeren su depoda kalır. Deponun kapasitesine ve kişilerin su kullanım özelliklerine göre saat ayarlaması en uygun şekilde yapılmalıdır.
    1. Depo gibi sabit su kaynaklarının klorlanmasında yaşanan sorunlardan birisi de suya ilave edilen klorun kısa sürede ve dengeli (homojen) biçimde dağılmamasıdır. Bu nedenle su dolaşım sistemi (sirkülasyon) bulunmayan depolarda klorlamadan önce depo yarıya kadar doldurulmalı ve ilave edilmesi planlanan klorun tamamı bu suya eklendikten sonra deponun kalan kısmı doldurulmalıdır.
  7. Depodaki su; dört saatin sonunda veya sabah erken saatlerde tahliye vanası aracılığı ile tamamen boşaltılarak temiz su dolması sağlanır ve dağıtım vanaları açılarak normal düzeyde (0.2-0.8 ppm) klorla klorlama işlemine devam edilir.

3.3.5. Şehir ve Bina İçi Şebeke Sistemleri

Su kirlenmesine neden olan olaylardan en sık karşılaşılanlardan birisi de hatalı tesisat müdahaleleridir. Eğer bu müdahaleler sırasında bağlantı parçaları uygun teknikle monte edilmez, hatalı yan bağlantılar yapılır, bağlantılar sırasında boru ve dirsek çaplarına dikkat edilmez, bakım ve onarım teknik yeterliliği olmayan kişilerce yapılırsa önemli sağlık sorunları ortaya çıkabilir.

Apartmanlarda kullanılan hidrofor sistemi, su sistemi basıncına önemli müdahalelerden birisidir ve kimi zaman su tank ve depolarındaki kirli suların tesisata emilmesine neden olabilir. Bazen çevreden kirlilik etkenlerinin su deposunu besleyen boru sistemine emilmesini de kolaylaştırabilir.

3.3.6. Evsel Su Arıtma Cihazları

Şebeke sularının kalitesinde oluşan koku, renk ve tat gibi değişiklikleri bireylerin fark etmeleri sonucunda toplumda değişik çözüm arayışları başlamıştır. Bazen de suların kalitesinde bozulma olmasa bile basın- yayın organlarında yapılan değerlendirmeler ve yayınlar sonucunda; bireyler, şişe sularına, damacana sularına veya artım cihazı alarak musluk suyunu arıtma yoluna gidebilmektedirler.

Evsel su arıtım cihazları değişik yöntemler kullanarak arıtım yapan cihazların genel adıdır. Bu cihazlarda, mekanik filtreli sistemler, kimyasal sistemler, yumuşatıcı cihazlar, anyon değiştiriciler, ultraviyole ışın kullanarak dezenfekte ediciler, ters ozmoz sistemiyle arıtım sağlayanlar, ozonlayıcılar, klorlayanlar vb. birçok yöntem kullanılabilmektedir. Bütün bu yöntemlerin hepsi aynı isimle (evsel su arıtım cihazları) ifade edilse de farklı etkileri, avantaj ve dezavantajları yanında, farklı düzeyde zararları ve faydaları olduğu açıkça bilinmektedir. Dolayısıyla bütün arıtım cihazlarının hepsi için geçerli olan bir yargıda bulunmak mümkün değildir.

Eğer uygun temizlik ve bakım yapılmazsa arıtımı sağlayan cihazın filtre, süzgeç, arıtım haznesi, pompa vb. yerlerinde hastalık yapıcı mikroorganizmalar çoğalıp koloni oluşturabilmektedir. Bakım, temizlik, filtre değiştirme vb. işlemler bireyler tarafından en çok unutulan konulardandır. Bu nedenle arıtım işi bireylere ve ailelere bırakılamaz.

Suyun musluktan temiz, sağlıklı ve güvenilir olarak akması yerel yönetimlerin en önemli vazifesidir. Yaşamın ve sağlığın kaynağı olan suyu topluma ulaştırmak bir kamu hizmeti olup, bireylere bırakılamaz. Gerek küçük yerleşim birimleri, köy ve beldeler için, gerek büro, okul hastane ve kamu binaları gibi toplu yaşanılan yerler, gerekse de evlerde arıtım cihazı kullanmak birçok sağlık riskini beraberinde getirmektedir.

  1. Sayılan nedenlerden dolayı yapılacak öncelikli iş yerel yönetimlerin topluma şebeke yoluyla sağlıklı ve temiz suyu ulaştırmasıdır. Bu görev hiçbir şekilde aksatılamaz ya da devredilemez.
  2. Ancak bu görevin yerine getirilmediği deprem, doğal afet vb. olağanüstü hallerde yapılması gereken; şişe ve damacana sularını içme suyu olarak kullanmak, klorlu şebeke suyunu temizlik amacıyla kullanmaktır. Bu arada bir an önce şebeke suyunun içme suyu standartlarına getirilmesini sağlamak asıl hedef olmalıdır. Damacana suları kullanılacaksa, damacana pompası kullanılmamalı veya pompalar sık sık çamaşır suyu ile dezenfekte etmelidir.
  3. Arıtım cihazlarının, çok özellikli su gerektiren laboratuar vb. yerler için uygun olabileceği bilinmeli bu tür yerlerde de arıtım cihazından çıkan suyun kalitesi aylık olarak kontrol edilmelidir. Arıtım cihazı seçerken de suyun hangi parametresinin arıtılmak istendiği bilinerek buna yönelik uygun cihaz seçilmelidir.

Suların kalitesinde oluşan bozulmaları veya yayın organlarındaki yayınları fırsat bilen ticari kuruluşlar evsel su arıtım sistemlerini pazarlamaya çalışmaktadırlar.

Ticari kuruluşların evsel su arıtım cihazlarını pazarlarken yaygın olarak kullandığı yöntemlerden birisi; elektrotların normal çeşme veya damacana suyuna sokularak çalıştırıldığında (elektroliz işlemi yapıldığında) suyun sarımsı kahverengi bir renk almasıdır. Yüzme havuzu dezenfeksiyonunda da sık olarak karşılaşılan bu durum demir elementi ile klorun reaksiyonu sonucu meydana gelmektedir. Klorür iyonları suda normalde bulunması gereken iyonlardandır. Eğer normal miktarlarda klor veya klorür içeren suyun içine anot ucunda yüksek miktarda demir içeren elektroliz çubukları koyarak elektroliz işlemi yaparsanız, anot ucunda bulunan demir çözünerek suya  geçecek ve su sarımsı kahverengi bir renk alarak suda çökeltiler oluşacaktır.

Ters ozmoz sistemi ile çalışan artıma cihazları sudaki iyonları ve özellikle de klorürü daha çok tuttuklarından bu sularda renk değişimi ve çökelti olmayacaktır, ancak bu suya az miktarda sofra tuzu kattığınızda arıtılmış suyun da renginin değiştiğini, çökelti oluştuğunu ve sudaki bu değişikliklerin sudaki kirlilikten değil klorür miktarından ve elektroliz çubuğunun anot ucundaki yüksek miktardaki demirden kaynaklandığı görülebilir. Sodyum ve klorür dışında elektroliz çubukları arasındaki iletkenliği sağlayacak ve anottaki demirin elektrolizini gerçekleştirecek farklı bir bileşik varlığında da anot ucunda bulunan demirden dolayı -daha az olmakla birlikte- suda renk değişimi ve çökelti meydana gelecektir. Yapılan laboratuar çalışmalarında evsel arıtım cihazlarının tamamının ilk birkaç ay kaliteli arıtım sağladığı, daha sonra mikrobiyolojik kirlenmenin başladığı, altıncı aydan sonra bütün cihazlarda üreme olduğu tespit edilmektedir.

4. 1. SU KİRLİLİĞİNİN ÖNLENMESİ

Temiz su sağlamanın temel koşulu suyun mikrobiyolojik, kimyasal, fiziksel ve radyoaktif kirleticilerle kirlenmesini önlemektir. Su kirliliğini azaltmak ve su kaynaklarını korumak için birçok önlem sayılabilir. Ancak etkinlik sırasına koymak gerekirse suyun en çok nerede yanlış ve kötü kullanıldığı bilinmelidir.

ABD’nde günde 350 milyon galon su kullanılmaktadır ve bu kullanım dünyadaki en yüksek tüketim miktarıdır. Bu miktarın sadece %10’u içme suyu olarak kullanılmaktadır. %4’i tarımsal alanda, %49’u sanayide soğutma vb. değişik amaçlı olarak kullanılmaktadır.

Ancak tüm dünya ortalaması düşünüldüğünde bu rakamlar biraz daha farklıdır. Ülkemizde de tatlı su kaynaklarının kullanımı tüm dünya ile benzerdir:

Tatlı su kaynaklarının büyük kısmı tarımda sulama amacıyla ve sanayi tesislerinde soğutma vb. değişik amaçlarla kullanılmaktadır. Bu verilerden hareketle etkin bir sulama tekniği ve etkin sulama politikalarıyla %10’luk bir iyileştirme ve tasarruf sağlansa, yaklaşık olarak bütün evsel kullanım kadar tasarruf sağlanacaktır. Tarımsal sulama etkinliğinin önemi burada çok açık bir biçimde anlaşılmaktadır. Önem ve öncelik sırasına göre alınması gereken asıl tedbirin sulama politikalarının etkinliği ve sanayide tatlı su kaynaklarının gelişmiş teknoloji kullanılarak azaltılması olduğu açıkça görülmektedir.

Su kirliliğine karşı alınabilecek önlemleri şu şekilde gruplandırabiliriz:

 1. İçme Suyu Kaynaklarının Korunması ve Su Kirliliğini Azaltıcı Önlemler:

Mevzuat, toplum bilinçlendirmesi, arazi sulama ve su kulanım politikaları oluşturma gibi sosyal çabalar,

Yeraltı su kaynaklarının korunmasına yönelik olarak; aşırı kullanımın önlenmesi, havza ve yer altı su kaynaklarının korunması,

Deterjan kullanırken az miktarda kullanmaya çaba göstermek, fosfatı az veya fosfatsız deterjanları kullanmak sanayi kuruluşlarında meydana gelen atık suların arıtılması,

Tarımda kullanılan pestisid zararlarını azaltıcı tedbirlerin alınması,

Katı ve sıvı atıkların uygun şekilde zararsızlaştırılması,

Ulusal toprak ve su koruma projeleri ve sulama politikaları geliştirilmesi,

Atık su arıtımı, temiz su kaynaklarının korunması çevre ve toplum sağlığı açısından atık su arıtımının önemsenmesi (ancak bilinen bir gerçek gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde atık suların sadece %5’i arıtılmaktadır),

Sanayi tesislerinde, deşarj (sıvı atık boşaltma) izni alma zorunluluğu ve etkili izlem/kontrol önlemlerinin alınması,

Teknik Önlemler: şebekenin yenilenmesi ve şebeke kaçaklarının önlenmesi, çapraz bağlantı noktalarının ortadan kaldırılması, geri emilimin önlenmesi,

Göl, gölet ve denizlere katı ve sıvı atık atılmasının önlemesi,

Tarımsal amaçlı kullanılan gübrelerin kontrolsüz kullanımının önlenmesi,

 2. Tasarruf Önlemleri

Tasarruf önlemlerinin özü yerel yönetimler ve halk dahil bütün toplumun katılımın sağlanmasıdır. Bu kapsamda;

Tarımda ve kent içi parklarda damla sulama yöntemi kullanılması,

Çiftçiye sulama tekniklerini öğretecek özel eğitimler verilmesi,

Bahçe sulamalarında şebeke suyu ve arıtılmış atık sular kullanılması,

Su israfı ve kirletilmesi konularında, toplum eğitimi; tasarruflu su kullanma önlemlerinin yaygınlaştırılması amacıyla toplum eğitimi ve farkında lığın artırılması,

Evlerde su tasarrufu sağlayacak basit tedbirlerin yaygınlaştırılması ve toplumun bilinçlendirilmesi.

Kentlerde asıl büyük kayıp ve kaçağın şebeke sistemindeki yetersizlikler nedeniyle yeraltına doğru olduğu bilinmektedir. Öyle ki şebeke sistemi eskimiş olan kentlerde, arıtma tesisinden çıktıktan sonra suyun %50’ye yakını tüketiciye ulaşamadan yer altında sızıntı ve kaçaklarla kaybolmaktadır.

Türkiye geneline baktığımızda 2000 yılı verilerine göre kişi başına ortalama tüketilen su 90 lt/gün’dür. Dağıtılan suyun şebeke üzerinde ortalama %50 düzeyinde kaybolması fiziksel olarak suyun kullanım düzeyini de etkilemekte; kişi başına düşen su miktarı ikiye katlanmaktadır. Bu durum büyükşehir statüsündeki 16 yerleşimde daha net görülmektedir. Büyükşehir statüsündeki kentlerde ortalama su tüketimi 118 lt/kişi/gün’dür. Temin edilen su miktarı üzerinden ise kişi başına günde 222 litreye düştüğü görülmektedir. Aradaki fark, su idarelerinin şebekedeki kaçak su oranlarını yansıtmaktadır. Şebeke kaçak oranı Adana’da %58,74, Adapazarı’nda %96,61, Ankara’da %31, Antalya’da %65,42, Bursa’da %46,60, Diyarbakır’da %66,14, Erzurum’da %39,80, Eskişehir’de %43,88, Gaziantep’de %61,92, Mersin’de 74,47, İstanbul’da 29,26, İzmir’de 59,23, Kayseri’de 43,81, İzmit’te 64,48, Konya’da 65,56 ve Samsun’da %57,32 ‘dir.

3. Sosyal Önlemler

Kapsamlı yasal düzenlemeler yapmak ve uygulamaları takip etmek, havzaların korunması, havzalar arası su transferi, yerel yönetimlerin sorumluluklarını yerine getirmeleri ve merkezi yönetim tarafından etkin bir biçimde izlenmesi ve kontrolü başlıca idari tedbirlerdir.

Sanayide su kullanımını azaltacak AR-GE faaliyetleri,

Ulusal ve uluslararası mevzuat düzenlemeleri, yerel yönetimler ve merkezi yönetimin politikaları, su kullanımı ve sulama politikalarının belirlenmesi.

 4. Diğer Önlemler

Şebeke sisteminde suyun ileri doğru akmasına izin evren ancak geri kaçmasını engelleyen “Vakum önleyiciler” kullanmaktır.

Musluk uçlarına ve makinelerin su bağlantılarının girişine, geri emilimi önleyici vanaların takılması herhangi bir su kesintisinde geri emilimi önleyecektir. Böylece kirli suyun şebekeye karışması önlenecektir.

Laboratuvar desteği su kirliliğinin takibinde önemlidir.

Alıcı ortam kavramının mevzuatta, kontrollerde ve toplumsal bilinçte etkili olmasının sağlanması gerekmektedir.

ÇED izin aşamasında tesisin katı, gaz diğer atıklarının çevreye olası etkileri de öngörülmeli ve tedbir alınmalıdır.

4. 2. ATIK SULAR

Evsel, endüstriyel, tarımsal ve diğer kullanımlar sonucunda kirlenmiş veya özellikleri kısmen veya tamamen değişmiş sular ile maden ocakları ve cevher hazırlama tesislerinden kaynaklanan sular ve yapılaşmış kaplamalı ve kaplamasız şehir bölgelerinden cadde, otopark ve benzeri alanlardan yağışların yüzey veya yüzey altı akışa dönüşmesi sonucunda gelen sulara “atık sular” denilmektedir. Dünya nüfusunun artışı beraberinde su tüketimini ve buna bağlı olarak atık su üretimini artıracaktır. Bu durumda su teminini sağlamaya devam edebilmenin ve var olan kaynakları korumanın tek ve tutarlı yolu atıksuların geri kazanılması ve tekrar kullanılmasıdır. 

Suların çeşitli kullanımlar sonucunda atık su haline dönüşerek yitirdikleri fiziksel, kimyasal ve bakteriyolojik özelliklerinin bir kısmını veya tamamını tekrar kazandırabilmek ve/veya boşaldıkları alıcı ortamın doğal fiziksel, kimyasal, bakteriyolojik ve ekolojik özelliklerini değiştirmeyecek hale getirebilmek için uygulanan fiziksel, kimyasal ve biyolojik arıtma işlemlerinin birini veya birkaçına “atık su arıtma” denir.  Atık suyun niteliğine göre kullanılacak arıtma prosesleri de farklılık göstermektedir. Atık su içerisinde bulunan çözünmüş organik maddelerin bakteriyolojik faaliyetler sonucu giderilmesi için biyolojik arıtma tesisi, atık su içerisinde çözünmüş veya askıda bulunan ve gravitasyonla (yerçekimi etkisi ile) çökelmeyen maddelerin çökeltilerek sudan uzaklaştırılması için kimyasal arıtma tesisi, suyun içerisinde bulunan ve kendiliğinden çökebilen katı maddelerin atık sudan uzaklaştırılması için fiziksel arıtma tesisleri gerekmektedir.

Suyun geri kazanımı, arıtılmış atık suyun tarımsal sulama; parkların, çocuk parklarının,  ticari ve endüstriyel bölgelerin peyzaj alanlarının ve kentsel alanların peyzajlarının sulanmasını içeren peyzaj sulaması; soğutma ve proses ihtiyaçları  için endüstriyel aktivitelerde kullanımı; yangın söndürme, havalandırma sistemleri, tuvalet sifonları, inşaatlar ve kanalizasyon temizleme sistemleri gibi işlemlerde kentsel kullanım; yer altı sularının beslenmesi; hatta içme suyu olarak geri kazanım gibi amaçlar doğrultusunda tekrar kullanılmasıdır. Atık suyun geri kazanılıp tekrar kullanılması ile aynı zamanda atıksuyun hassas yüzey sularından veya yer altı sularından uzaklaştırılarak bu suların korunmasını da sağlayan alternatif bir atık su bertaraf yöntemidir.

Suyun geri kazanımı ve kullanımı genellikle dünyada birçok ülkede yaygın olarak uygulanan konvansiyonel arıtım teknolojilerini gerektirir. Suyun tekrar kullanımı için arıtma teknolojisine karar verirken arıtılmış suyun nerede kullanılacağı çok önemlidir. Kentsel alanlarda uygulanacak, halkın yüksek oranda maruz kalacağı, örneğin peyzaj sulamaları, endüstriyel amaçlı kullanımlar ve tuvalet sifonları gibi kullanımlarda suyun estetik olarak kabul edilebilir olması ve sağlık riskini en aza indirmek amaçlı olarak temiz, renksiz ve kokusuz olması gerekmektedir. Günümüzde birçok konvansiyonel arıtma tesisinin arıtılmış suyuna tatbik edilen filtrasyon sistemleri ve gelişmiş dezenfeksiyon işlemleri ile geri kazanım suyunun tekrar kullanılması sağlanmaktadır. Suyun geri kazanılarak tekrar kullanılması için dikkat edilmesi gereken diğer parametreler ise atık sudaki toksik metallerin düzeyleridir.  Bu suların tarımsal amaçlı kullanılması toprak ve bitkilerde birikimlere ve tarımsal verimliliğin düşmesine neden olabilir.

Günümüzde kentleşmeye ve yaşam koşullarındaki iyileşmelere bağlı olarak atık sularda “Gri su” tanımı ortaya çıkmıştır. Gri sular, evsel, ticari ve endüstriyel banyo lavabolarından, duşlardan ve çamaşır, bulaşık makinesi drenajlarından akan tekrar kullanılabilir atık sulardır. Ancak yoğun kişisel ve evsel deterjan kullanımı nedeniyle hem üretimin, hem de tüketimin artması sonucu bu atık sular nedeniyle akarsular, göller, denizler, hatta yeraltı suları bile hızla kirlenmektedir. Bununla birlikte evsel ve kentsel kanalizasyon sistemlerinde gri ve tuvaletlerde üretilen sarı atık suyun ayrı toplanarak arıtımlarının yapılması yönünde düşünceler ve çalışmalar yapılmaktadır. Ancak, bu sistemlerin pahalı olması nedeniyle birçok ülkede ve kentte gri ve sarı sular birlikte toplanmakta ve bunların arıtımı çok kolay olamamaktadır. Bu nedenle gri atık suları azaltmanın en önemli yolunun toksik olmayan ve düşük sodyum içerikli sabun ve kişisel bakım ürünlerinin üretilmesi ve tüketilmesinin, bununla birlikte biyolojik açıdan yıkılabilir ürünlerin kullanılmasının daha yararlı olabileceği vurgulanmaktadır.

Konutlarda günlük aktiviteler sonucu oluşan evsel nitelikli atık suların veya çoğunlukla evsel nitelikli atık suların oluşturduğu şehir kanalizasyon atık sularının özellikleri aşağıdaki gibidir:

Debi  lt/kişi/gün: 80-300

BOİ 5 g/kişi/gün: 45-54

Toplam Azot g/kişi/gün: 6-12

Toplam Fosfor g/kişi/gün: 0,9-40

Potasyum g/kişi/gün: 2-6

Kloritler g/kişi/gün: 4-8

Toplam Katı Madde g/kişi/gün: 170-213

AKM g/kişi/gün: 120-145

Mikroorganizmalar; 100 ml atık suda;           

Toplam Bakteri: 109-1010

Koliformlar: 107-109

Fekal Streptococci: 105-106

Salmonella Typhosa: 10-104

Protozan Cysts: 10-103

Helmintic Eggs: 10-1500

Virus: 102-104

4.3. DOĞAL AFETLERDE SU YÖNETİMİ

Afet yönetimi, afetlerin önlenmesi ve zararlarının azaltılması amacıyla bir afet olayının planlanması, yönlendirilmesi, koordine edilmesi, desteklenmesi ve uygulanabilmesi için toplumun tüm kurum ve kuruluşlarıyla, kaynaklarının bu ortak hedefler doğrultusunda yönetilmesini gerektiren çok geniş bir kavramdır.

Afetlere hazırlık evreleri şunlardır:

Hazırlık Evresi

Uyarı (Alarm) Evresi

Acil Evre

Rehabilitasyon ve Yeniden Yapılanma Evresi

Afetlerdeki en büyük etkilerden birisi doğal yapının bozulması ile birlikte su kaynaklarının ve şebeke sistemlerinin bozulmasıdır. Yerel yönetimler açısından mevcut yıkımın etkilerini ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir anda, insanların gereksinimlerinin karşılanması çok önemlidir. Bu da ancak sağlam su şebeke ve kanalizasyon sistemleri ile mümkündür.

Afetlerde su yönetimi 2 başlık içerisinde incelenebilir:

Afet öncesinde su yönetimi

Afet yaşandığında su yönetimi

4. 3. 1. Afet Öncesinde Su Yönetimi

Afet öncesinde Hazırlık Evresi’nde yapılması gereken işlemlerdir. Bu amaçla su kaynaklarının saptanması, alternatif su kaynaklarının belirlenmesi, şehirlerin afet planlarına uygun planlanması, şebeke sistemlerinin afetlere göre planlanması ve sağlam yapılması ana koşuldur. Bununla birlikte senaryolarla yaşanacak afetlerde karşılaşılabilecek sorunların tahmin edilmesi ve bunlara uygun çözüm yollarının belirlenmesi gerekir.

4. 3. 2. Afet Yaşandığında Su Yönetimi

Afetzedelere, geçici yerleşime geçinceye kadar ılıman mevsimlerde üç litre/gün/kişi, sıcak mevsimlerde ise altı litre/gün/kişi su sağlanması gerekir. Olabildiğince kısa bir zamanda bu miktarın üzerine çıkılması gerekir. Geçici yerleşimle birlikte ve çok zaman geçirmeden kişi başına 15-40 litre/kişi/gün içme ve kullanma suyu temin edilmelidir.

Afetlerden hemen sonra geçici yerleşim sağlanıncaya kadar içme suyu gereksiniminin ambalajlı sularla karşılanması hem pratik hem de sağlıklıdır. Temiz su sağlamasında mobil su arıtma üniteleri kullanılabileceği gibi su tankerlerle de taşınabilir. Bu durumda, tankerin su taşımaya uygun olması, iyi temizlenmiş olması, temiz kaynaktan doldurulmuş olması ve doldurulurken suyun kirletilmemesi, dolum yapılan kaynak klorlanmamış ise tankerde klorlama yapılması çok önemlidir. Afet bölgesine girişte, tankerlerdeki suda kalıcı klor düzeyi mutlaka ölçülmeli ve klor içermeyen sular tankerde klorlandıktan (0.5 PPM) sonra tüketime verilmelidir.

Su sağlamada merkezi dağıtım ve şebeke suyu her zaman tercih edilir. Ancak sistem, gerekli incelemeler ve değerlendirmeler yapıldıktan sonra en kısa zamanda tüketime sunulması sağlanmalıdır.

4.4.SU SAVURGANLIĞININ ÖNLENMESİ

Su ile ilgili ciddi sorunlar vardır ve bu sorunların gittikçe artığı bir gerçektir. Kullanılabilir su kaynaklarının kısıtlılığı, gereksinimin artması, su ve su kaynaklarının kirlenmesi, iklim değişikliklerine bağlı yağışlardaki azalmalar veya aşırılıklar hemen tüm ülkeler için suyun akıllı ve verimli kullanılmasını zorunlu hale getirmiştir.

Bu anlamda alınabilecek önlemler şunlardır:

  • Suyun korunması sektörler arası işbirliğini gerektirir. Zor olmakla birlikte Bakanlıklar, belediyeler, özel sektör, sanayi sektörünün vb. işbirliği zorunluluktur.
  • İnsanların en çok tükettikleri su, tarımsal amaçlı kullanılan sudur. Bu nedenle tarımda verimli sulama yöntemlerinin geliştirilmesi, kullanılması ve yaygınlaştırılması gerekmektedir.
  • Sanayi sektörüne özgü kullanılabilecek sular ayrıştırılmalıdır. Örneğin; gıda ve ilaç sektöründe içme ve kullanma suyu kalitesinde hatta daha iyi kalitede su gereksinimi varken, ısıtma – soğutma amaçlı kullanılabilecek suların içme ve kullanma su kalitesinde olması gerekmeyebilir.
  • Sanayide su tüketimini en aza indirecek üretim teknolojileri geliştirilmelidir.
  • Sanayi tesislerinde geri kazanımlı su yöntemlerinden yararlanılmalıdır.
  • Sanayi tesislerinde atık su konusu ciddiyetle denetlenmeli, tesis sahipleri bu konuda eğitilmeli ve duyarlı olmaları sağlanmalıdır.
  • Sanayi tesisleri atık sularını deşarj ederken, arıtım sistemleri kullanmalı ve bunları etkin şekilde işletmelidirler.
  • Bireysel ve toplumsa su kullanma bilinci oluşturulmalı, bu konuda etkin ve sürekli eğitimler yapılmalıdır.
  • Sokak ve caddelerin temizliğinde, rekreasyon alanlarının sulanmasında yağış sularından yararlanılmalıdır.
  • Toprakta suyun depolanmasını arttırmak için erozyona engel olunması amacıyla teraslama yapılmalı, bitki örtüsü tahrip edilmemeli, böylece toprak derinliğinin ve organik madde içeriğinin arttırılması sağlanmalıdır.
  • Su gereksinimleri ve su kaynaklarının durumu etkin şekilde izlenmelidir.
  • Hızlı nüfus artışı, hızlı ve çarpık kentleşme hem suyun temin edilmesi, hem suyun dağıtımı, hem  de su kaynaklarının korunması açısından sorunlar oluşturmaktadır. Hızlı nüfus artışı ve göçleri önleyici toplumsal  ve ekonomik önlemler alınmalı, Şehir ve Bölge Planlaması su havza ve kaynaklarını korur nitelikte geliştirilmeli ve uygulanmalıdır.
  • Şehir şebek sistemlerindeki kaçaklar, su savurganlığı açısından  en büyük sorunlardandır. Bu nedenle teknik açıdan önlemlerin alınması ve bu konuda gerekli finansal desteklerin ve kaynakların ilgili kurum ve kuruluşlara tahsis edilmesi gerekmektedir.
  • Baraj ve hidroelektrik santrallerin yapımında hem su kaynaklarının korunması hem de ekolojik sistemi etkilememesine özen gösterilmelidir. Gereksinim duyulan elektrik enerjisini elde edebilmek için su kaynaklarının korunmaması kabul edilemez bir durumdur.

4. 5. İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN SU KAYNAKLARINA ETKİSİ

İklim değişiklikleri, atmosferdeki karbon dioksit (CO2 ), metan (CH4), bütan (C4H10) gibi sera gazlarının, aynı seraların üstlerinin camla örtülme nedeninde olduğu gibi, cam gibi etki göstererek atmosferdeki ısının atmosfer dışına çıkamaması sonucu oluşan klimatolojik değişikliklerdir. Kışın havaların fazla sıcak ve nemli olması ya da yazın yüksek sıcakların geç gelmesi, yağışların azalması veya ani ve yoğun yağışların olması gibi sonuçlara neden olabilmektedir. Bunların sonucunda kutuplardaki buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, tatlı su kaynaklarının azalması, tarımsal ve hayvansal gıda üretimi koşullarındaki azalma yönündeki değişikliklerin insan ve diğer canlıların yaşamını olumsuz yönde etkileyeceği,  hatta etkilediği bir gerçektir.

Türkiye, iklim değişikliğinin etkilerini derinden yaşayacak ülkelerden biri olarak gözükmektedir. Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change=IPCC) Dördüncü Değerlendirme Raporu’nda, Akdeniz Havzası’nda genel sıcaklık artışının 1˚-2˚C’ye ulaşacağı, kuraklığın geniş bölgelerde hissedileceği ve özellikle iç kesimlerde sıcak hava dalgalarının ve aşırı sıcak günlerin sayısının artacağı ifade edilmektedir. Türkiye’de ise yıllık ortalama sıcaklığın gelecek yıllarda 2,5°-4°C artacağı, Ege ve Doğu Anadolu Bölgeleri’nde 4°C’yi, iç bölgelerinde ise bu artışın 5˚C’yi bulacağı tahmin edilmektedir. Gerek IPCC raporu, gerekse yürütülen ulusal ve uluslararası bilimsel modelleme çalışmaları, Türkiye’nin yakın gelecekte daha sıcak, daha kurak ve yağışlar açısından daha belirsiz bir iklim yapısına sahip olacağını ortaya koymaktadır. Sıcaklıkların artışına bağlı olarak kış yağışlarının daha çok yağmur şeklinde olması ve kar örtüsünün daha hızlı bir şekilde erimesi söz konusudur. Yağışların yıl içerisindeki dağılımının, şiddet ve sıklığının da değişmesi veya kayması gözlenecektir. Su döngüsünün bu şekilde değişmesi, su kaynaklarının kapasitelerinde önemli değişikliklere neden olacak ve suyun tarım ve hayvancılıkta kullanımı, hatta buna bağlı gıda üretimi başta olmak üzere, birçok sektörü etkileyecektir. Türkiye’de iklim değişikliğinden kaynaklanan yaz sıcaklıklarının artması, kış yağışlarının azalması (özellikle batı illerinde), yüzey sularının kaybı, kuraklık, toprağın bozulması, kıyılarda erozyon ve su baskınları gibi etkiler felaket senaryosundan çok daha ötede bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu nedenle iklim değişikliği ve küresel ısınmaya karşı dünyadaki tüm ülkelerin işbirliği içerisinde hareket etmesi önemlidir. Bu amaçla hazırlanan Kyoto Protokolü önemli bir adım olmakla birlikte, bazı ülkelerde sorumlulukları yerine getirmede hâlâ istenilen düzeye ulaşılamaması, politik ve ekonomik çıkar çatışmaları ve protokolün 2012 sonunda sona ermesi gelecek açısından endişe vericidir.

SONUÇ

Suyun, çevre ve canlı yaşamı için önemi tartışılmaz. Bununla birlikte su, hava ile birlikte çevresel faktörlerden etkilenmekte ve kirlemektedir. Canlıların ve özellikle insanların doğrudan kullabilediği su miktarı ise kısıtlıdır. Kısıtlı olan doğrudan kullanılabilir su kaynaklarını İnsani faaliyetler nedeniyle kirlenmesi beraberinde birçok sağlık sorununu getirmektedir. Bu sağlık sorunları akut, kronik, harra gelecek nesilleri etkileyebilecek genetik sorunlardır.

İnsani faaliyetler sonucu hem içme-kullanma suyu gibi doğrudan kullanılabilen, hem de deniz gibi doğrudan tüketilmeyen su kaynakları bile olumsuz etkilenebilmektedir.

Bu nedenler su, bireyler ve yerel-merkezi yönetimlerce öncelikli ele alınması gereken bir konudur. Yerel ve merkezi yönetimlerin  en temel görevlerinden birisii hatta en başlıcası suyun ve su kaynaklarının korunması, insanlara sürekli, kesintisiz ve sağlıklı su sağlanmasıdır. Yerel ve merkezi yönetimlerin suyun öneminin farkına varmaları, suyu ayrı bir konu olarak ele almalı ve kirlenmeye, kıtlığına yönelik önlem almaları, hem şu an yaşayan topluma hem de gelecek nesillere yapacakları en büyük hizmettir.

Su, sağlık sektörü, yerel ve merkezi yönetimler, özel kuruluşlar, üniversiteler, bilimsel kuruluşlar gibi bir çok sektörü ilgiliendiren çok sektörlü bir konudur. Sektörler zaman zaman işbirliği içerisinde çalışmaları gerekeceği gibi, bazen de yetki ve sorumluluk karmaşası ile karşı karşıya kalabilmektedirler.

Bu nedenle öncelikle su ile ilgili mevzuatın bütüncül bir şekilde ele alınıp düzenlenmesi, güncellenmesi ve geleceğe yönelik yenilerinin hazırlanması  gerekmektedir. Mevzuatta özellikle etkin ve uygulanabilir yaptırımlar tanımlanmalı, bunlar yetkili kişi / kurumlarca uygulanabilmelidir.

Suyun merkezi ve yerel yönetimlerde yetkilileri ve  sorumluları tanımlanmalıdır. Son yapılan bakanlık adları ve görevlerindeki değişiklikler, yerel yönetimlere de yansıtılabilmelidir. Suyun temini, sağlıklı bir şekilde sürekliliğinin sağlanması mali desteği gerektirmektedir. Merkezi ve yerel yönetimler suya yeterince ilgi göstermeli, bütçelerinde olmazsa olmaz payları ayırmalıdır. 

Suyun insani tüketimine sunulması, gerekli işlemlerden geçirilmesine ve sağlıklı sistemlerler iletilmesine bağlıdır. Gelecekte kentleşme olgusu ve nüfus projeksiyonlarına göre alt yapının oluşturulması vazgeçilemez zorunluluktur.

Kentleşme olgusu, medya, yaşanan sorunlar maalesef şehir şebekelerine ve bu sistemlerle bireylere ulaşan suya olan güveni sarsmış durumdadır. Oysa, başta devlet olmak üzere merkezi ve yerel yönetimlerin insanların ev/ iş yerleri çeşmelerinden sürekli su akmasını sağlamaları en temel görevlerinden birisi olmasıyla birlikte, akan suyun sağlıklı olmasını sağlamak da en büyük görevlerindendir. Ambalajlı sular, bireysel su gereksinimini sağlamada çok öenmli yerleri vardır. Ancak, ev ve işyerlerinde şehir şebeke suyu en az ambalajlı sular kadar kaliteli olmak zorundadır. Bu nedenle olmaması gereken şehir şebeke suyuna olan güvensizliğin giderilmesi, bu gidişatı tersine çevrilmesi merkezi ve yerel yönetimlere düşmektedir.

Özellikle yerel yönetimlerde  su ile ilgili nitelikli ve yeter sayıda personel istihdam edilmelidir. Bu personelin hizmetiçi eğitimleri de önemlidir.

Bir diğer konu, suyun kalitesinin değerlendirilmesi ve izlenmesidir. Bu nedenle gerek duyulan yerlerde laboratuvar yapımı, var olanların personel ve teknik açıdan desteklenmesi gerekmektedir.

Ülkemizi ve dünyamızı gelecekte bekleyen iki önemli tehlike vardır: iklim değişiklikleri ve doğal afetler. Bu nedenle merkezi ve yerel yönetimlerin işbirliği içinde çalışmaları, Planlama ve Etüd Birimleri kurularak bu işbirliğinin kurumsallaşması yerinde olabilir.

Suyun sanayide, tarımda ve insani tüketim amacıyla kullanımında tasarrufu çok önemlidir. Örneğin; insani tüketim amacıyla kullanılması gereken su kaynakları, kalitesi önemli olmayan su kullanması gereken sanayi sektöründe kullanılmamalıdır.

Elektrik enerjisi gereksinimide enerjinin kaynağı ne  olursa olsun, mutlaka suya gereksinim vardır.  Ancak, bu gereksinimin boyutunun giderek artması, suyun ve doğanın tahrip edilmesini gerektirmez. Bu nedenle enerji gereksinimi, enerji verimliliği ve enerji tasarrufu düşünülerek / planlanarak hesaplanmalıdır.

İçme- kullanma suyu dışında var olan su yapılarının korunması, doğal yapının korunması ve doğal dengenin sağlanması için gereklidir. Buradaki yetki karmaşaları yapılacak mevzuat düzenlemeleri ile giderilmelidir.

Tarım ve hayvancılıkta kullanılan suyun kalitesi, toprak ve canlılar için çok önemlidir. Bu nedenle özellikle yanlış sulama teknikleri terkedilmelidir.

Benzer Yazılar

Su Arıtma Tarihi ve Gelişim

Gri Su

Yorum yap

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekiyor.